Yürek Devletiyle Özgürleşebilmek, Hayatı İnşa Edebilmek, Çölleşen Yürekleri Yeşertebilmek için:”Hayat Kitabı Kuran”

Yürek Devletiyle Özgürleşebilmek, Hayatı İnşa Edebilmek, Çölleşen Yürekleri Yeşertebilmek için:”Hayat Kitabı Kuran”

Modern Dünyada Anlamını Kaybeden İnsan

Dün öldü, bugün can veriyor, yarın ise henüz doğmadı.
Bişr-i Hafi

Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğin ki ise robot olmak!
Erich Fromm

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, yaşadıklarımız ve yaşayamadıklarımızla modern çağın bir tasvirini yapacak olursak; insanı ve eşyayı tehdit eden, tehdit etmekle kalmayıp intihara sürükleyen, maddi-manevi işkencenin zevkle yapılarak ve teşvik edilerek her gün birilerinin öldürüldüğü, haksızlıkların yaşandığı, edepten ve ahlaktan gittikçe uzaklaşılan bir tablo çıkar karşımıza.

Tablonun bir köşesinde kurulan tüm sistemler, düşünce akımları, ‘izm’ler insanoğlunun anlam arayışının bir ürünü olduğunu gösteriyor. Bu bunalımları yaşayan insanlardan biri olan senarist- yazar Ayşe Şasa modern insanın çıkmazını şu cümlelerle özetliyor: “İnsanların geleneksel medeniyetten uzaklaşması, bugünkü bunalımın kaynağı. Çünkü gelenek, insanı kendi fıtratıyla, âlemle barıştıran, âlemi ahenk haline getiren yapı. Bu bağ koptuğu zaman insan mekanik bir eşyaya dönüşüyor.”

Müslüman bir sufî ve düşünür olan Réné Guénon (Abdul Vahid Yahya) Modern Dünyanın Bunalımı adlı eserinde insanı robotlaştıran modern hayatın felsefesini ele alırken, düşünsel eylemin sistematiğinde felsefeyi hikmete ulaşmak için kullanılan bir araç olarak görür. Ona göre vahiy saf bilgiye ulaşmak için biçilmiş kaftandır. Ve modern dünyanın açmazını şöyle ifade eder: “Maddî iktidar, manevî otoriteden bağımsız olmak ve sonra siyasal amaçlarla kullanacağını iddia ederek onu kendisine bağlamak isteyince, her tür hiyerarşinin altüst olduğu bir durum baş gösterir; bu da, daha başka zorbalıklara yol açacak olan ilk zorbalıktır.”

Her şey yolunda gidiyor gibi görünen tablonun perde arkasında modernizmin zihinleri, yürekleri bulandıran, kadim öğretileri hiçe sayıp yanlış çıkarmasıyla madalyonun öteki yüzünü göstermiştir bize. Baudrillard’ın post-modern dünyanın anahtar kelimesi olarak gördüğü ‘gibi olmak’ kavramı; inanç-ahlaksal eylem birlikteliğini bozmaya yönelik her hareketi yeryüzünde işlenmiş bir cinayet gibi görür.

Anthony Giddens “Modernliğin Sonuçları” adlı eserinde modern insanın ilahi anlamlardan koptuğu için gitgide anlamsız düzeye mahkûm edilmeye çalışıldığını belirtip, modern çağdaki insanların yaşadığı nevrozların ve psikozların sebebini insanın yetişme çağında yaşadığı mahrumiyet ve acıların anlamını bulamamasına bağlar.

Daryush Shayegan “Mutsuz Bilinç” adlı eserinde insanın anlamsız kalmasına şöyle bir yaklaşım getirir: “Modernite insanın fıtrî özlemlerine cevap veremiyor. Cevap veremediği için de insana baştan sona bunalım getiriyor. Her insan arayışa çıkamıyor. Fakat herkeste gayri şuurî bir rahatsızlık var. Belki bir kademe sonra bu rahatsızlık şuurla da fark ediliyor.”

Yaşamın hakikat kaygısından gittikçe uzaklaşılan bir hayat biçimi olarak görüldüğü yaşadığımız çağ, insanların ruhi bunalımlarının en çok arttığı dönem oldu. İnsan ‘insan-ı kâmil’ olmaktan uzaklaştı.

Ölçüsüz ve ahlakın gözetilmediği sınır tanımaz bir anlayış çerçevesinde koşuşturan insan, modern dünyada oluşturulan şiddet ve terör sebebiyle yüreğinden, yuvasından ayrılan bir krize dönüşmüş, tüm insanlığa maliyetler çıkarmaya başlayan küresel bir tehdit haline geldi.

Öyle diyor Sophokles:
“Bozulduğu zaman, insandan daha çok korkunç bir yaratık yoktur.”

İnsan eğer Allah’a karşı sorumluluğunu asarsa eşyaya karşı da sorumluluğunu asar. Eğer bir insan kendini yamuk bir yere yerleştirirse her şeyi ters görür. Orman görse bütün ağaçları ters diye söker. Ters dönmüş bir mantık dönüyor modern dünyada…

İşte ölüm tarlaları, toplu mezarlar, Gulaüflar, Guantanamolar, Ebu Gureybler, Filistinler, Çeçenistanlar, Venezuelalar, Bosnalar, Çeçenistanlar, Ruandalar, Iraklar…

Hayatı, yüreği işgale uğramış insanı kim nasıl durdurabilir!…

İnsanlığın Yol Haritası

Bir şey her şey için, her şey bir şey için vardır.
Goethe

Kuran’daki hikmetin evveli olmadığı için zevali de olmaz.
Muhammed İkbal

İnsan ‘eşref-i mahlûkat”tır. Yeryüzüne meydan okumak için değil, hayatı inşa etmek için gönderilmiştir. Vahiy bu noktada insanı özüne hakikate çağıran, kâinatta tüm eşyanın O’nu zikrettiği ulvî zikirdir, ‘hayyalelfelah’tır. Mustafa İslâmoğlu’nun deyimiyle ‘ilahi bir inşa projesi’ olan vahiy, insanın tasavvurunu, aklını ve şahsiyetini inşa ederek; insanı özne kılar, kâinatın en şereflisi mertebesine yerleştirir.

Peygamberler Yaratıcıdan insana mesaj -hikmet- ‘yol haritası’ getiren insandır. Yaratıcıdan gelen mesajın özgün adı ‘vahiy’dir ve vahyin bütünü, ‘hayata uygulanan İlahi din’ olarak anlaşılmaktadır. Başta peygamberler olmak üzere hakikati yaymaya çalışan Hz. Ömer’den Yunus Emre’ye, İbn Batuta’dan Mevlana’ya, Muhammed İkbal’den Aliya İzzetbegoviç’e, Musa Carullah’a kadar sayısız isim, insanı anlamını bulmaya çağırmış, anlamsız kalan insanoğlunun anlam kapısını aralamıştır.

‘Bana eşyanın hakikatini öğret’ niyazında bulunan peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) da evrenle insan arasında anlam kapısını aralamanın peşinde olup, kozmik ilişkinin hikmetini sorgulayarak yol haritasını bulabilmenin çabasındaydı. Çünkü kula kul olmanın, insanın insana feda edilmesinin zulüm olduğunun bilincindeydi. Zulüm, bir şeyi yerinden etmek değil miydi!… İnsanı yerinden etmek en büyük zulüm değil miydi!…

Gittikçe flulaşan bir hayatın içinde boğulan insan, muharrik bir güç ve dinamik bir unsur olan vahiyden uzaklaştığı müddetçe yolunu kaybedecek, felaketlere sebep olacaktır. İslamın tanımını “İnsanın evrenle, kâinatla, insanla uyum içerisinde yaşamasıdır” şeklinde yapan Mustafa İslâmoğlu bu konuya şöyle açıklık getirir: “Gerçek hürriyetin adı olan İslam’ı insansız, insanı İslam’sız bıraktığınızda başlar felaket. Kirlilik içimizde. Önce içimizi, sonra havayı kirlettiler. İçimizin çevrecileri de yok. Havayı ve çevreyi temizlemeyi başarsalar da içimizi temizlemek için harekete geçmeyecek onlar, aksine daha da kirletecekler; sistemleriyle, eğitimleriyle, iletişim araçlarıyla, kültürleriyle, ikonlarıyla, sanemleriyle, vesenleriyle, kirletecekler. Eğer biz kendi düzenimizi kuramazsak, onlar kendi düzensiz düzenlerini yüreğimize kadar sokacaklar. Asıl felaket o zaman başlayacak.”

Kendi özgürlüğünü kazanamamış, nefsinin emrine amade yaşayan insan, yol haritasını kaybederek akla-mantığa sığmayan davranışlarda bulunacak, Kuran’ın ifadesiyle ‘esfel-i safilin’ konumuna, yani hayvanlardan da aşağı konuma yaratılmışların en aşağı seviyesine inecektir.

Ezilenlerin Pedogojisi kitabında: “Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz” diyen Freire, insanın önce kendi yüreğini özgür kılmasının önemini dile getirmiştir.

Yine Mustafa İslâmoğlu’nun Yürek Devleti kitabından alıntılıyorum: “Şu durumda vakit geçirmeden bir iç savaş başlatılmalı. Bu savaşın ömrü birkaç ay ya da birkaç yıl değil, bir ömür olmalı. Sürekli saldırı altında ezilen imanı ve onun mekânını bu saldırılardan kurtarmalı ve korumalı, orayı kurtarılmış bölge haline getirmeli ve imanın hâkimiyetini ilan etmeli o bölgede.”

Kuran soruyor insana:
“O halde nereye gidiyorsunuz!” (Tekvir–26)
Vicdan muhasebesi yapan insana tekrar soruyor:
“… Kaçış nereye!” (Kıyamet–10)

Kuran cevap veriyor:
“Rabbinizin mağfiretine, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” ( Ali İmran–133)
Ve tekrar cevap veriyor:
“Allah’a koşun!…” (Zariyat–50)

Çölleşen yüreklere, Kuran pınarından bir içim su…
Söz “Hayat Kitabı Kuran”da…

Çölleşen yüreklere Kuran pınarından bir içim su: “Hayat Kitabı Kuran”

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider.
C. Brund

Ulu çınarlar fırtınalı diyarlarda yetişir.
Cemil Meriç

Vahiyle varolanlara, varoluş bilincine ulaşanlara selam olsun. Yürümek, varolmanın işaretidir. Canlılık göstergesidir bir bakıma. Yürüyenler hedeflerinden kopmayarak umutlarını söndürmeyenlerdir. Yürümek anlaşılmaktır.

Bebekler anlaşılayım endişesiyle ağlarlar.

Kuran’ın mucizesi anlaşıldığı zaman gerçekleşir. Gül açarken anlaşılayım diye açar. Su akarken anlaşılayım diye akar. Hiç kimse ben konuşayım ama beni anlamasınlar diye konuşmaz. Ancak gözü görmeyen (imana karşı kör) bütün bunları göremez. Bütün bu varlık, eşya anlaşılmak içindir. Kuran; anlaşılması için muhataplarından bilgi, tefekkür ve çalışma ister.

Mustafa İslamoğlu’nun yıllardır beklenen kitabı “Hayat Kitabı Kuran” çıktı. Kuran talebelerinin dört gözle beklediği, muhterem İslâmoğlu Hocamızın ömrünü vakfettiği, adadığı “Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir” kitabı kendisini bekleyenlerle buluştu. İnsan bir kitabın gelişini bekler mi!… Asr-ı Saadette nasıl ki varoluş sancısıyla yaşayanlar, indirilecek vahye daha inmeden iman ediyorlarsa, Hanifler müjdelenen peygamberin gelişini nasıl bekliyorlarsa, kendisini aciz Kuran talebesi gören bizler de derslerde hayata farklı açılardan yaklaşan, Kuran’ı hayatına iniyormuş gibi ikame ederek tefsir eden, Yürek Devleti’nin inşa olunmasıyla Yürek Fethi’nin gerçekleşmesi gerektiğini her fırsatta söyleyen Mustafa İslâmoğlu hocamızın çıkaracağı gerekçeli meal tefsir kitabı merakla bekliyorduk.

Kuran’ı bir hayat kitabı olarak telakki eden Kuran talebesi Mustafa İslâmoğlu, vahyin inşasına teslim olmadan önce eşkıya olanların, vahyin inşasından geçtikten sonra birer evliya olduğunu belirterek, vahyin muhataplarını inşa ederken sırasıyla şu yöntemi kullandığını ifade ediyor:
1-) Kısmen ya da tamamen içini boşaltıp yeniden yüklediği kavramlarla muhatabının tasavvurunu inşa.
2-) Önerme ve hükümleriyle muhatabının aklını inşa.
3-) Aktardığı tarihi örnek ve kıssalarla muhatabının şahsiyetini inşa etme.
4-) Bütünsel bir okuma sonucu ulaşılacak maksat ve ruhuyla bütün bir hayatı inşa.

6.000 dipnot içeren Gerekçeli Meal Tefsir kitabının hikmetini ve ‘gerekçeli’ sıfatını şöyle açıklıyor İslâmoğlu:
“Kuran başı gökte ayakları yerde olan ilahi bir hitaptır. Gökte olan başı mana ve maksadı, yerde olan ayakları lafız ve bağlamı ifade eder. Başının ne dediğini öğrenmek için, ayaklarının nerede durduğunu bilmek şarttır. Mealimizde lafız-mana-maksat üçlüsünün birlikteliği esas alınmış, ayetin ayaklarının bastığı, ‘nüzul ortamı’ hep gözetilmiştir. Lafız ve mana, maksat hakemine sunulmuştur. Maksat hakemi hüküm verirken, lafız ve mana şahitlerine dayanmıştır.
Bu bir “gerekçeli meal”dir. Bu mealin “gerekçeli” sıfatının hakkını ne kadar verebildiği ayrı bir mevzudur. Fakat biz, hem Kur’an’ın hem de Kur’an okurunun hakkını gözetme kaygısıyla bu yola başvurduk. Bununla kaynak dilin imkânlarının yolda zayi edilmeden mümkün mertebe hedef dile aktarılması amaçlanmıştır. Zira metin önümüze birden çok anlam sunmaktadır. Bunun iştikak, lafız, ibâre, metin, mâna, maksat, sarf, nahif, belagat, zamirlerin mercileri, kıraat farklılıkları gibi birçok gerekçesi vardır. İşte böylesi durumlarda, bu anlamlardan birini tercih edip diğerlerini yok saymak bize hiç de hakkaniyetli görünmedi. Bu okura haksızlıktı. Meal okurunu alternatif anlamların tümüyle baş başa bırakmak ise olacak şey değildi. Bu hem mümkün değil, hem de “vuzuha kavuşturmak” yerine “vuzuha karıştırmak” ile sonuçlanması kaçınılmazdı. En doğrusu tercih edilen anlamı ana meale taşımak, tercih edilmeyen anlamları ise aşağıya not olarak düşmekti. Bunun bir de şartı vardı: Tercih edilenin niçin tercihe şayan olduğunun, tercih edilmeyenin de niçin tercih edilmediğinin gerekçelerini göstermek. Zira ola ki, mütercimin tercih etmediği manada birçok sırlar gizli olabilir. O sırlara o alanda mütehassıs biri mütercimden daha iyi ulaşabilir. Kaldı ki, mütercimin tercihi isabetsiz olabileceği gibi, ihmal edilen mana zaman içinde önem de kazanabilir.”

“Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık” (17:70) ayetinde geçen kerremna’nın, Allah’ın insanı doğrudan muhatap almaya değer bir varlık olarak gördüğünü; dolayısıyla vahyin Allah’ın yarattığı insana olan şefkat ve sevgisinin bir ürünü olduğunu ifade eden İslâmoğlu, Allah’ın kullara yol göstermesi demek olan vahye teşekkürü, kulların o yolda yürümesi olduğunu açıklıyor. Bu manada Kadir Gecesinin hangi gecede olduğunu bildiğini söylemesi manidardır Mustafa İslâmoğlu Hocamızın:
“Kadir Gecesinin hangi gece olduğunu aramayın, zamanınızı aramakla geçirmeyin. Ben biliyorum hangi gecede olduğunu. Kuran’ın size nazil olmaya başladığı gece, Kadir gecenizdir.”

Bir dilin içindeki manaları bir başka dile aktarmak, bir kabın içindekini bir başka kaba boşaltmaya benzer mi!

Yapısökümcü yaklaşımda, anlam ya metnin dışında bırakılandır ya da metince görmezden gelinip kendisine karşı suskun kalınandır. Derrida’nın dil anlayışına ve çeviriye bakışına göre, gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı olmadığı gibi aslında aralarında birebir karşılıklı ilişkiler de yoktur. Sözcük ile şey ya da düşünce gerçekte asla birlikte ve var olamazlar. Nitekim bir sözcüğün anlamına bakmak istediğinizde karşınıza yeni bir gösterge çıkar. Bu manada dil zamansal bir süreçtir.

“Hiçbir tercüme aslının yerine geçemez” diyen İslâmoğlu, manayı ‘çorba’ lafzı ‘kazan’ olarak görmüyor. Dolayısıyla mütercimin kepçe olmadığını ifade ederek şöyle bir açıklama getiriyor:
“Şu halde hiçbir Kuran çevirisi, metni nihai anlamda tamamıyla kuşattığı iddiası taşıyamaz. Bu iddia çeviriyi metnin yerine geçirmek olur. Böyle bir iddianın ikisi de birbirinden vahim olan iki sonucu vardır: Birincisi yorumu mutlaklaştırmak, ikincisi metnin tükendiğini ifade etmek. Oysaki hiçbir yorum mutlaklaştırılamaz. Mutlaklaştırılan yorum metnin makamına göz dikmiş demektir. Bu ise Kuran’a karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Bu yüzdendir ki, Kuran üzerine yapılmış ve yapılacak olan hiçbir çalışma için “Bu son noktadır, bundan ötesi yapılamaz” denilemez. Bu metnin tükendiğini ilan etmek demektir. Şu bir hakikattir ki, dünyanın tüm ağaçları kalem, tüm denizleri de mürekkep olsa Allah’ın vahyinin anlamı tüketilemez. Tükenen metnin yeri hayat değil, müzelerdir. Günümüzde ise Kuran, göz kamaştırıcı gücünü, hem ifşa ettiği anlamlar hem de dönüştürdüğü insanlar üzerinden göstermeye devam etmektedir.”

Surelerin Hayatımızdaki Yeri, Önemi, Nüzul Sebebi

Hayat Kitabı Kuran’da surelerin iniş tarihleri, nüzul sebepleri, hayatımızdaki yeri ve önemi işaretlenmiş. Peygamber (a.s.)’ın hayatında neye tekabül ettiğini ve Müslümanların hayatında da nereye tekabül etmesi gerektiğinin altınızı çizmiş İslâmoğlu Hocamız. Sure ile bir bağ kurabilen okuyucunun hayatına Kuran’ın nüzul olmasına kapı açılıyor.

Besmele insanın Allah ile kurduğu bağın köprüsü. Besmeleyi hayat düsturu edinmemizin gerekliliğini şöyle ifade ediyor İslâmoğlu: “Eğer Kur’an’ı muhteşem bir site kabul edersek, Fâtiha bu sitenin ana kapısı, besmele de o kapının anahtarıdır. Besmele, kulluk listesinin altına atılan imzadır. Besmele Allah’la ve Allahlı yapmaktır. Besmele O’nun sayesinde ve O’nun verdiği imkân ve güçle yaptığının bilincinde olmaktır. “Senin verdiklerinin farkındayım, Senden bağımsız bir varlık alanı düşünmüyorum” demektir. Besmele eylemle alâkalıdır. Zira besmele çeken biri, bir eyleme girişiyor, bir işe başlıyor demektir. Besmele, İslâm ahlâkının bir ‘eylem ahlâkı’ olduğunu gösterir.”

Sözün Özü

Hayat Kitabı Kuran kitabının dipnotlarında İslâmoğlu Hocamız, Müslüman bir pencereden dünyaya nasıl bakacağımızın, Allah’ın bak dediği yerden nasıl bakılması gerektiğinin özünü veriyor. Sözün Özü ile başlayan cümlelerin bazılarını derleyip toparlayarak; inceleyerek dosya yazımı sonlandıracağım.

İnsan yeryüzünün ‘kalfası’ kılınmıştır. ( Bakara 30)

Adem kıssasıyla insanlığa verilmek istenen mesaj, ana fikri şudur: İnsanın yeryüzündeki varlık amacı, ne melekliktir ne de şeytanlık; hatası ve kusuruyla insanlıktır, insanlık… İşbu yüzden, insan beşer doğar, irade ve akılla insan olur. Vahiy irade ve aklı doğru kullanma talimatıdır. Şeytan da, insan da cennetten kovulmuştu. Ama kovulma sonrasında şeytanla insanın davranışları arasında ateşle toprak arasındaki fark kadar fark vardı. Şeytan yanlış bir kaderciliğe sapıp kendisini bu duruma düşürenin Allah olduğunu (15:39) îmâ ederek Allah’a iftira ederken, Adem ve eşi hatayı kabullenme ve sorumluluğu üstlenme farkını gösterdi. İşte bu farkı ödüllendiren Allah, insana hatasını nasıl telafi edeceğinin, Yaratıcısıyla bozulan ilişkisini nasıl düzelteceğinin yolunu gösterdi. İlâhî lânet hata yapana değil hatayı savunanadır. Adem yeryüzüne, yaptığı tevbeden sonra ilâhî rehberliğin sürekliliği vaadiyle misafir edilmiştir. Ademoğluna tahsis edilen dünya, günahın bedeli değil tövbenin ödülüdür.

İman kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden kalbin tatmin olmasıdır. İmandan mahrum olmayı, kişinin kendi ruhuna çektirdiği en şiddetli azap olduğunu ifade eden İslâmoğlu Hoca bu noktayı şöyle açıklıyor: “İman ruh için hava gibi, su gibi, ekmek gibidir. Ruhunu bunlardan mahrum eden, öz elleriyle kendi ruhunu tarifsiz bir azaba mahkûm etmiş olur.”

Takva kavramını hidayetten sonra olarak algılayan bizlere, Bakara 2′nin dipnotunda takva’yı hidayetin sebebi, hidayeti de takvanın sonucu olarak ifade ediyor. Kitap nedir iman nedir bilmeyen (42.52) Allah Rasulü’nün ‘muhteşem bir ahlâk üzere’ (68:4) oluşunu hatırlatıyor. Hidayetten önceki takvayı “sorumluluk ahlâkı” olduğunu belirtip, ‘sorumlu davranış’ manasına gelen salih ameli de böyle bir ahlaktan neşet ettiğini açıklıyor.

Kuran kendi misyonunu şöyle tayin etmektedir: “bu Kitabı, geçmiş vahiyden geriye kalan hakikatleri doğrulayıcı ve onların doğrusunu yanlışından ayırt edici (muheyminen ‘ala…) olarak gönderdik” (5:48).

Allah’ın hidayet etmesi, hidayetini isteyen kişinin hidayetini dilemesidir, aynı şekilde Allah’ın saptırması, sapmak isteyen insanın sapmasını dilemesidir. İslâmoğlu Hocamız bunu en öz şekliyle şöyle açıklıyor: “Kendi tercihlerine Allah onları mahkûm ediyor.”

Allah’ın koparılmamasını emrettiği bağlar, bütünüyle insanı ve insan hayatını ilgilendiren bağlardır ve bu bağların korunması ferdi ve toplumsal barış ve huzuru garanti ederken, birbirinden koparılıp ayrılması bunları yok etmektedir. Burada koparılmaması emredilen bağlar dört şıkta özetlenebilir:
1) İnsanın kendisiyle olan bağı.
2) İnsanın Allah’la olan bağı.
3) İnsanın insanla olan bağı.
4) İnsanın tabiat ve evrenle olan bağı. (Bakara 27)

İslâmoğlu Hoca Bakara 44′ün dipnotunda Kuran’ı yüzüne okumakla, hayatına uygulayarak okumayı ayırarak şöyle açıklar: “Tilâvet, aktarmak için okumaktır. Kırâet ise anlamak için okumaktır (18:83, not 13). Okuyan birincide pasif ikincide aktiftir. Ayet onun için ‘siz hiç kafanızı çalıştırmayacak mısınız!’ diye biter.”

“Kalpleri de…” yani “akleden kalpleri”. Düşünme tarzının birbirine benzemesi kastedilmektedir. Biz bu benzerliğe “Yahudileşme temayülü” diyoruz. Duygu ve düşüncenin benzeşmesi, söz ve eylemin de benzerliğini getirecektir. Zımnen: Düşünceleri benzer olanların talepleri de benzer.
“Kesin taahhütlerini bozdukları için onları rahmetimizden dışladık.” (5:13) âyetinde olduğu gibi, lânetlenme belli eylemler ve onları yapanlarla ilgilidir. Hz. Peygamber, “lânetli kavim” algısıyla sorulan bir soruyu “Allah, kesinlikle herhangi bir kavmi lânetlemedi” diye cevaplar (İbn Hanbel). Sözün özü: Baştan sona bir ırkın tüm nesillerini kapsayan manada lânetli kavim yoktur, ancak lânetli mantık vardır.

İnnâ lillahi ve inna ileyhi raci’ûn cümlesine “istirca” denir. İslâm’ın hayat kodları arasında müstesna bir yeri olan bu cümle, aslında İslâm inancının anahtarlarından biridir. Çünkü İslâm iki temel üzerinde yükselir: Tevhid ve adalet. İstirca, tevhidin özeti ve varlığın kaynağına atıftır. Aynı zamanda bu, müminin fani varlığını Allah’ın baki varlığına adama andıdır. Ve bir kulluk itirafıdır; bu itirafta zikir de vardır, şükür de vardır, dua da…

Ali Şeriati Müslümanların Batıya hayran olmasını şöyle açıklıyor: “Av avcıya tutkun!” Mustafa İslâmoğlu Bakara 70de geçen inek hadisesinde, kesilmesi emredilen inek hakkında şu açıklaması manidardır: “Aslında kesilmesi istenen inek, Mısır’ı temsil ediyordu. Kesilmesi emrolunan sığır üzerinden, düşmanına âşık olan herkese mesaj: Düşmanına hayran olan, gün gelir onun putuna tapar!”

Vahiysiz ve kitapsız dindarlık, açığını sahte kutsallar icat ederek kapatır. Zira taklide dayalı akide zanna mahkûmdur. Vahye tabi olmayanın vehim ve kuruntusunu dinleştirmekten başka yapacağı bir şey yoktur.

Aslında iman keşfedilmemiş defineye benzer. Onun sahibine yararı ancak keşfedilmesiyle mümkündür. İmanın keşfi ise sahibini iyiye, doğruya ve güzele götürebilecek iktidara sahip olmasıyla kendini belli eder. İnanç mücerret olarak her zaman sahibine yararlı bir unsur değildir. Sahibini kötü yola götüren inanç da vardır. Bu nedenle asıl olan bir inanca sahibi olmak değil, sahibine doğruyu emreden bir inanca sahip olmaktır.

Bir mümin hiç bir görünür ve görünmez varlıkta bizatihi güç vehmedemez. İnsanın Rabbi de, tüm varlıkların Rabbi de Allah’tır. Sihri küfürle eş değer kılan şey, insanların onda bizatihi bir güç vehmetmeleridir. Bir üstteki cümleyle bu cümle arasında gerçekte hiçbir çelişki yoktur. Kişi ile eşinin arasını açan, sihrin bizzat kendisinden kaynaklanan bir güç değil, sihre muhatap olan kimse ya da kimselerin cehalet, zayıf kişilik ve vehimlerinden kaynaklanan zaaflarıdır. Bununla elbette görünen ve görünmeyen varlıkların insan psikolojisi üzerindeki, hatta insan bedeni üzerindeki etkilerini yok sayıyor değiliz. Bu etkileri en güzel izah eden durum psikosomatik hastalıklardır. Kökü psikolojik olduğu hâlde fiziki olarak bedende tezahür ederler. Sihrin dünya ve ahireti yıkan bir şey olmasının temelinde, insandaki gerçeklik algısını bozması yatar.

Boyaların hası Allah’ın boyasıdır; Allah’ın boyası “fıtrat”, yani insanın doğasıdır. Fıtrat, insanın doğasına Allah’ın döşediği muhteşem altyapıdır. İnsanın tek doğal boyası budur; onun üzerine sürülen tüm boyalar sentetiktir. Zımnen: Müslüman olmak bir başka boyayla boyanmak değil, sentetik boyaları atıp kendi öz boyasına dönmektir. Bu yüzden İslam’a dönüş öze dönüş, kendine geliştir.

“Umm” kökünden türetilen ümmet zımnen “İnsanlığı ana gibi kucaklayacak bir toplum” vurgusu taşır. Şehîd “tanık” anlamına, “hayatını imanına şahit kılan ve çağına şahit olan” anlamına geldiği gibi “örnek, model” anlamına da gelir. Tercihimiz ikincisidir. Ümmetin “şehid” olması; insanlığın imanına şahit olan ve insanlığı imanına şahit kılan ana yürekli toplum olması demektir. İmam ümmetin manevî annesi, ümmet insanlığın manevî annesidir.

Allah’tan başkasından korkan iki cezaya çarptırılır: Korkunun kendisi ve korktuğunun başa gelmesi.

Tövbe, bir “yeniden kazanma” iradesidir. Allah’a tövbe etmek, insanın kendisini yeniden kazanması için Allah’tan yardım talebidir. Bu bir onarım faaliyetidir. Zımnen: “Allah’ım ben kendimi kaybetmişim! Fakat kendimi yeniden kazanmak istiyorum! Kendimi onarmama yardım et!” Bunu yürekten talep edenlere Allah yardım edeceğini vaat etmektedir.

“Ey insanlar!” diye başlayan ayette meşru ve temiz olan şeylerden yemeleri karşılığında insanlardan şeytana uymamaları isteniyordu. “Ey iman edenler!” diye başlayan bu ayette ise inananlardan Allah’a şükretmeleri isteniyor. Çünkü şükür, inkâr edenlerden değil iman edenlerden beklenir.

Ne imansız ve ibadetsiz ahlâkla, ne ahlâksız ve ibadetsiz imanla, ne de içeriği boşaltılıp şekle indirgenmiş ibadetle iyiler safına dâhil olabilirsiniz. İbadetler Allah’a yollanmış mektuba benzer. İçi boşalmış bir ibadet, Allah’a yollanmış boş bir zarfa benzer. Mektup ruhsa zarf cesettir. Diri ibadet sahibinin altında bir burak, ruhsuz cesede dönmüş ölü bir ibadet ise sahibinin sırtında bir yüktür.

Dua kalbin Allah’la konuşmasıdır. Allah Rasulü duanın önemini şöyle izah eder: “Allah katında duadan daha üstün bir insan davranışı yoktur” (Tirmizî, De’avât 1). Bu kadar büyük ve ölümsüz bir hakikati bu denli sade ve yalın bir dille anlatmak ancak kelam-ı ilâhîye mahsus bir özellik olsa gerek.

“Allah… sever” ya da “Allah… sevmez” diye son bulan âyetlerin hemen tamamına yakını Medenî sûrelerde yer alır. Mekkî surelerde ise azap ve ceza öndedir. Bunun nedeni Kuran’ın eğitim sürecidir. Bu sürecin başlangıcında insanlar azap ile korkutuluyorlardı. Medine döneminde müminlerin Allah’la olan ilişkileri “sevgi” düzeyine yükseldi.

Bedelsiz ödül olmaz. İman en büyük iddiadır, iddialar ispat ister.

Kulun gücü bitince Allah’ın yardımı başlar: “Bittim ya Rab!” diyene “yettim kulum” der.

Hicret, imkânların tükendiği yerden üretileceği yere intikal, kavuşmak için terk etmektir.

Cihad, insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslâm’la insan arasına gerilen engelleri kaldırmak için üstün çaba harcamaktır.

Namaz gök dikişidir. Dünya astarını ahiret atlasına günde beş yerinden dikmektir. Hayat ancak bu sayede ruhsuz bir ceset olmaktan kurtulur.

Cennetini yüreğinde taşıyan bu kişi, elde ettiği her değerin hakkını verir ve onu kat kat üretir. Toprağı çok verimli bir bahçe gibi, aldığı yağmura ürün vererek şükreder. Bu yağmurun çok ya da az olması, onun verimliliğinden bir şey kaybettirmez. Çünkü o, verimliliğini daha çok dışardan değil kendi özünden almaktadır. Onun imkânı imanıdır. O, yapacağı bir iyilik için “imkânım yok” demez. Bilir ki imanı tükenmeyenin imkânı tükenmez. Yine bilir ki, gönül tarlasına muhabbet tohumunu alın teri, yürek teri, zihin teri ve gözyaşıyla ekenler, hasat zamanı bu tarladan bire yedi yüz kaldırırlar. Bütün bunları yaparken, birilerinin görüp görmediği umurlarında bile değildir. Çünkü Allah’ın gördüğünden emindirler. Esasen cennet, “Allah yolunda” harcanmış bir değerin azamî getirisini ifade eder. Ebedi güzelliğin üretildiği bu merkezlerin tohumu ise, insanın bu dünyada yaptıklarıdır. İşte bu yüzden “Dünya ahiretin tarlasıdır”. Kalbin günahkâr olması, beden ülkesinin başkenti olan kalpte şeytanın iktidarını ilan etmesidir Merkez bozulursa tohum çürür, insanın özü kurur.

Yoksula yardım, o kadar hasbi ve o denli karşılık beklentisi olmadan yapılmalıdır ki, bu beklenti değil kişisel menfaat ve minnet altına alma, onun sapık bulduğunuz inanç ve düşünce dünyasına müdahale için bir araç olarak dâhi kullanılmamalıdır. Çünkü hidayet Allah’tandır. Hidayet kişinin kendisine iyilik yapanın hatırı için onun istediği yola girmek değil; hakkın hatırına, kişinin özgür iradesiyle Allah’a teslim olmasıdır.

Ahdullah hem “Allah’ın verdiği taahhüd” hem de “Allah’a verilen taahhüd” anlamına gelir. Vicdan ve fıtrata delalet eder. Her sapma, aslında vicdan ve fıtrata ihanettir. Fıtrat ve vicdana her ihanet ise, özünde Allah’ın ahdine ve Allah’a verilen söze ihanettir.

Tüm peygamberlerin yolu olan ve insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslâm’ın tek din oluşu, Allah’a kulluğun Allah’a kayıtız şartsız teslim olmaktan başka bir yolunun bulunmayışı demektir. Yoktur, çünkü İslâm, Allah’ın hakkını teslim etmek için Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmak demektir.

Gerçek zulüm, hakikatin apaçık delilleri geldikten sonra sapmaktır.

Muhacir: İmkânların tükendiği yerden imkânların üretileceği yere göç eden Mekkeli müminler. Ensar: Göçmen din kardeşlerini bağırlarına basıp yardım eden Medineli müminler. Muhacir ve Ensar tarihte kalmış olsa da, muhacirlik ve ensarlık İslâm cemaatinin yaşadığı tüm zamanlarda ve mekânlarda var olmayı sürdürecektir.

Kâbe, insanlığın İman babası Hz. İbrahim’den bir hatıradır. Mümkündür ki insanı yeryüzünde misafir eden ilk toprak parçasıdır. Bu yüzden hacca gitmek, gurbete değil sılaya gitmektir. Bu yüzdendir ki sadece müminlere farz olan hac ibadeti için bu ayette ilginç bir biçimde “insanlık üzerine” (‘ale’n-nâs) ifadesi kullanılmaktadır. Bunun en mukni açıklaması da, haccın insanlığın ilk vatanına bir teşekkür olmasıdır.

Ey insan! Bütün bir kâinat Allah’a aitken, sen O’na isyan ederek kime sığınmayı düşünüyorsun!

İyiyi önerip yanlıştan sakındırma, imanla doğrudan alâkalı Kuranî bir emirdir (104. ayetle krş.) Bu emir sosyal bünyenin savunma mekanizmasına tekabül eder.

Kuran’daki tüm dua ayetlerinin maksadı Allah’tan istemeyi öğretmektir.

Allah’tan istemeyi öğrenebilmek duasıyla, Selametle…

Yunus Emre Tozal

Diriliş Saati, 2009 Şubat-Mart Sayısı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>