MEAL ÖNSÖZ

Bu Metin, Hayat Kitabı Kur’an – Gerekçeli Meal’in Önsöz metninden elde edilmiş olup Önsöz metnini indirmek için lütfen tıklayınız.


“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, onun Allah’a saygıdan kendini yerlere atıp şerha şerha dağıldığını görürdün.” (59:21)

SÖZ BAŞI

Önümüz ve sonumuz, dünümüz, günümüz ve yarınımız, her işimizin başı, ortası ve sonu O’nun adıyla ve O’nun adınadır. Çünkü O “ol” dedi olduk, “olma” dese olmazdık. Çünkü gücümüzü O’ndan aldık, varlığımızı O’na borçlu olduk. Borcun borçla ödenmeyeceğini bildik ve O’na kayıtsız şartsız teslim olduk. Bildik ki, O dilemese dileyemezdik, izin vermese edip eyleyemezdik.

Hamdimiz ve senamız, özünde merhametli işinde merhametli olan, sonsuz rahmetin kaynağı olan, vahiyle insana tenezzül buyuran, akleden kalplerimizi onunla doyuran, insanı en güzel kıvamda yaratan, yarattığı insana Kur’an’ı ve beyanı öğreten, sözün gücünü gücün sözünden üstün kılan, kelâmıyla söze değer katan, kalemi yaratan ve onunla öğreten âlemlerin Rabbi, rahmetin eşsiz membaı, sevgi ve şefkatin mutlak kaynağı Allah’adır.

Desteğimiz ve salatımız, onun vahyini bize aldığı gibi taşıyan, o vahyi taşımakla kalmayıp model bir hayatı yaşayan, insanlığın kabul olmuş sadakası olan ve insanlığa ebedi mutluluğun aydınlık yolunu bırakan, bir ömrü vahye adayan ve hayatını canlı bir Kur’an kılan Rasulullah’adır.

Varlık, Allah konuşunca var oldu. Tarih, O konuşunca başladı. Beşere ruh, O’nun dilini anlasın diye üflendi. O ruhla birlikte irade, akıl ve nutk O’nun kelâmı muhatabını bulsun diye verildi. Ve ‘beşer’, O’nu anlamak için ‘insan’ oldu.

Varlığı kelâm ile başlatan, insanın serüvenini de kelâm ile başlattı. Hak ve sorumluluk verdiği insana, hak ve sorumluluklarını nasıl kullanacağını vahiyle öğretti. Tarihin eksenine kelâmı yerleştirdi. İnsana vahiyle yol gösterdi. Hayatı inşâ etsin diye insanı dünyanın “kalfası” (halife) yaptı. Bu kalfa işini iyi yapsın diye insanı vahiyle eğitti.

Ezeli ve biricik hakikatin tüm zamanlardaki tezahürü olan islâm, aynı zamanda Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adıydı. Ezeli ve biricik hakikatin insanlığın son çevrimindeki tezahürü olan Kur’an vahyi ise ilâhî bir inşâ projesiydi. Hayat yol, insan yolcuydu. Yolu da yolcuyu da O yarattı. Yol haritasını belirlemek, yolu ve yolcuyu yaratanın hakkıydı. Tüm ilâhî vahiyler, varlık ağacının bu soylu meyvesi var ediliş amacını gerçekleştirsin diye gönderilmişti. Ve insanlığın son çevriminde ebedi rehberlik tüm haşmetiyle Kur’an sûretinde bir kez daha göründü.

***

İlk kitabım, zâtî eşyalarım dışında belki ilk servetim, henüz yedi yaşımdayken tarafıma hediye edilen bir Kur’an’dı. Yöremizde sevilip sayılan arif bir zâtın hediye ettiği bu mushafı, tüm yıpranmışlığına rağmen hâlâ muhafaza ederim.

O gün hayatıma giren Kur’an, inişli çıkışlı bir seyir izlese de, hayatımdan bir daha hiç çıkmadı. Gerek özgün gerek örgün eğitimim, hep Kur’an’ı anlamamı kolaylaştıran alanlarda oldu. şimdi geriye dönüp baktığımda, bunun Rabbimin fakire bir lûtfu olduğunu görüyor, şükründen aciz olduğumu itiraf ediyorum.

Dolu dolu 11 yıllık ağır ve zorlu bir mesainin ürünü olan bu meal, “Bir meal de ben yazayım” diye kaleme alınmadı. Bir nevi kendini fakire dayatan bir sorumluluk olarak vücut buldu. Zira meal yazımı, 1998 başında başlayan Tefsiru’lKur’an ve Te’vilu’lFurkanadlı sesli ve görüntülü tefsir projemizin olmazsa olmazıydı. Tabii ki bu uzun vâdeli projenin öncesi de var. Kahire safhasını saymazsak, İstanbul’da 1992 yılında başlayıp 15 yılda tamamlanan canlı ve kamuya açık tefsir derslerimiz bu çalışmanın nüvesini teşkil eder.

Vicahen ve gıyaben çok geniş bir kesime ulaşan bu dersler, bir tür kadim ilim geleneğimizdeki “arz” yöntemini çağrıştırıyordu. Derslerde verilen kimi mânalar ve yapılan bazı yorumlar muhatapları tarafından tartışılıyor, bu tartışmaların yansıma ve yankıları bize dönüyordu. Bu mealin olgunlaşmasında, işbu dönüşlerin payını daha baştan anmayı bir görev bilirim.

VAHİY

Hayatta karşılaştığım ve karşılaşmam muhtemel hiçbir şey, beni bir mucizei bâkî olan Kur’an kadar etkilemedi. Kur’an’ın kanatlarına tutundukça hayretim arttı, hayretim arttıkça daha bir sıkı tutundum. Ve işte o zaman anladım Allah Rasulü eliyle gerçekleşen büyük iman hamlesinin arkasındaki itici gücü. Tüm kalbimle inandım ki, bu güç Kur’an’dı. Vahyin dönüştürücü gücünü gözardı ederek, bu iman hamlesini ne anlamak ne de anlatmak mümkündü. Bu açıdan bakıldığında vahiy gerçek bir “fatih” olarak karşımızda duruyordu.

Vahiy, ilk muhataplarının hayatını adım adım inşâ etmişti. Zira vahiy hayatı inşâ için gönderilmişti. Vahyin amacı insan merkezli bir hayat, iman merkezli bir insan, bilgi merkezli bir iman ve hakikat merkezli bir bilgi idi. Hakikatin merkezi ise zaten belliydi: elHak olan Allah.

Vahiy ilk muhataplarını inşâ ederken şu yöntemi kullandı:
1) Kısmen ya da tamamen içini boşaltıp yeniden yüklediği kavramlarla muhatabının tasavvurunu inşâ. 2) Önerme ve hükümleriyle muhatabının aklını inşâ.
3) Aktardığı tarihi örnek ve kıssalarla muhatabının şahsiyetini inşâ.
4) Bütünsel bir okuma sonucu ulaşılacak maksat ve ruhuyla bütün bir hayatı inşâ.

Hayatını inşâ ettiği insanları şirkin ve zulmün esir aldığı karanlık akıllardan kurtarıp, tevhidin ve adâletin aydınlığına çıkardı. Vahyin inşâsına teslim olmadan önce eşkıya olanlar, vahyin inşâsından geçtikten sonra evliya oldular. Onlar vahye kendilerini inşâ eden bir özne olarak yaklaştılar, vahiy de onları yaşadıkları çağın özneleri kıldı. Önceleri zaman ırmağında akan birer çer çöp gibiydiler. Vahiyle inşâ olduktan sonra hayat ırmağının akacağı yatağı onlar belirlediler. Vahye öyle bir teslim oldular ki, vahiy onları tefsir etti.

Anlamın merkezinde Allah’ın olduğu zamanlarda, hayatın merkezinde de vahiy oldu. Böylesi zamanlarda anlam doğru bir biçimde elde edildi, üretildi ve iletildi. Bunun devamı lafızmânamaksat üçlüsünün ayrılmamasına bağlıydı. Bunları birbirinden ayırıp koparma teşebbüsleri, her seferinde anlam binasını biraz daha zayıflattı. Bu sürecin sonucunda anlam üretimi durdu. Bu duraklama şu zincirleme sonucu doğurdu:
1) Maksat gözardı edilince mâna gözden kaçtı ve üretilemez oldu.
2) Üretilemeyen mâna giderek küçüldü ve ihmal edilebilir bir unsur gibi görüldü.
3) Bunun sonucunda, oluşan mâna açığını kapatmak için lafız yüceltildi.
4) Yüceltilen lafız anlamanın değil hissiyatın konusu oldu.
5) Hissiyatın konusu olan lafız artık nesneleşmiş olduğu için hayatın dışına kolayca itilebildi. Sonuçta vahiy hayatı inşâ eden özne olmaktan çıktı.

Elinizdeki çalışma, bu olumsuz süreci tersine çevirmek için yapılmış fiili bir duadır. Bu çalışma kesinlikle başkalarına görünme ve gösterme arzusunun bir ürünü değildir. Kur’an’ı bir hayat kitabı olarak telakki eden bir Kur’an talebesinin, muradı ilâhiyi anlama ve yaşama çabasının bir ürünüdür.

Allah’ın kendisine hitab ettiği en son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.), insanlığa gönderdiği son kitab ise Kur’anı Kerim’dir. Allah Teala Kur’anı Kerim’i melek Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed’e yaklaşık 23 yıl süren bir süreç içerisinde vahyetmiştir. Bununla Allah kullarını dalaletten hidayete, karanlıklardan aydınlığa çıkarmayı murad etmiştir.

Vahiy, Allah’ın yarattığı insana olan şefkat ve sevgisinin bir ürünüdür. “Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık” (17:70) âyetindeki kerramna’nın Allah’ın insanı doğrudan muhatap almaya değer bir varlık olarak görmesi ve ona vahiy yoluyla ikram etmesiyle bir alâkası olsa gerektir. Vahyin inişini ifade eden “nüzûl ve inzal” kelimeleri, aynı zamanda “ikram”, “lûtuf” ve “iyilik” anlamlarına gelir. O, insana “kat kat ikram etmiştir.” Çünkü Allah insanı vahiy dışında ve ondan önce üç ayrı kılavuzla desteklemiştir. Bu kılavuzların ilki temiz fıtrat ve vicdan, ikincisi duyular ve şuur, üçüncüsü ise akıldır. Bütün bunların üzerine Allah’ın insana vahiyle yol göstermesi, gök sofrasını akleden kalbinin önüne sermesidir. Her ikram bir teşekkür ister. Büyük ikram büyük teşekkür ister. Allah’ın kullarına yol göstermesi demek olan vahye kulların teşekkürü gösterilen yolda yürümektir. Bunun için de vahyi anlamak şarttır. Anlamanın olmazsa olmazı tefekkürdür. Bilinen bir hakikattir: tefekkür teşekkürdür.

Vahiy, Allah’ın iradesini insana bildirme yöntemidir. Kur’an’da “vahyetti” (evha), “konuştu” (kelleme), dedi ve söyledi (kâle), buyurdu (emera), ilka etti (elka), indirdi (enzele), “ünledi ve seslendi” (nâdâ) kelimeleriyle ifade edilen vahyin gerçekleşme yollarını şu âyet beyan eder: “Hiçbir ölümlüyle Allah’ın (yüz yüze) konuşması olacak şey değildir; ancak O ânî ve içe işleyen ilâhi bir ilham yoluyla, veya bir perde arkasından, ya da O’nun dilediği şeyi yine O’nun izniyle bildirsin diye bir elçi göndermek sûretiyle konuşur” (42:51).

Kur’an, yine kendi beyanına göre ilk kez Ramazan ayı içerisinde yer alan mübarek bir gece olan (44:3) Kadir gecesinde inmeye başlamış (2:185; 97:1) ve yaklaşık 23 senelik bir süreçte peyderpey tamamlanmıştır. Kur’an eşyanın ve hakikatin bir tefsiridir. Kendisi bizatihi müfessir olan Kur’an âyetlerinin ilk müfessiri de yine Allah Teala’dır. Kıyamet sûresinde “Onu açıklamak da bize düşer” buyurmuştur.

KUR’AN

Kur’an, fu’lan vezninin de delalet ettiği gibi “okumanın tüm olumlu anlamlarıyla daima okunan” demektir. Kur’an’ı Kur’an’a sorduğumuzda, o kendisini bize şu özellikleriyle tanıtmaktadır:
1) Allah’ın kelâmıdır. Kelâm sıfatının, tüm diğer vahiyler gibi, başı arşta ayakları arzda olan fiilî bir tecellisidir.

2) Arapça bir hitaptır. Arapça Allah’ın dili değil Kur’an’ın dilidir ve hiçbir tercüme Kur’an değildir.

3) Tevatür yoluyla nakledilmiştir ve Allah’ın koruması altındadır. İndiği ilk günden itibaren binlerce inananın hafızalarında, gönüllerinde, hayatlarında ve yazılan mushaflarda taşınarak bugünlere gelmiştir.

4) Anlaması kolaylaştırılmış, bizzat kendi kendisini tefsir eden apaçık bir hitaptır. O, her okuyanın kendine göre anlam verdiği bir hitap değil, muradı ilahiyi taşıyan bir hitaptır.

5) Mucizedir. Önceki Peygamberlere verilen mucizeler göründüğü zaman ve mekânla sınırlıydı ve tarihseldi, Kur’an ise zamanlarüstü yaşayan bir mucizedir.

6) Evrenseldir. Sadece belli bir mekana ve zamana değil tüm insanlığa rehber olarak gönderilmiştir.

7) Kapsayıcı ve bütüncüldür. Hayatın her alanına dair değişmez değerleri ortaya koyar.

8 ) Hidayet, nur ve furkandır. İnsana rehberlik eder, doğruyu yanlıştan ayırır ve karanlık akılları ışığıyla aydınlatır.

9) Parça parça inmiştir. Çünkü Kur’an hayat kitabıdır ve ilâhi bir inşâ projesi olarak hayata anlam katmak için gönderilmiştir.

Sözün özü, Kur’an okumak ucu cennete ulaşan bir yolculuğa çıkmaktır. Tıpkı Hz. Peygamber’in dediği gibi: “Kur’an okuyan kimseye şöyle denir: Oku ve yücel! Dünyada okuduğun gibi oku! Makamın, son okuyacağın âyetin olduğu yerdedir.” (Tirmizî, Fedailu’lKur’an17).

Şuara 192-196, İsra 106 ve Âli İmran 34′ten yola çıkarak Kur’an’da Kur’an’ın tarifi şöyledir: Âlemlerin Rabbinden emin bir elçi vasıtasıyla ebedi hakikatin anlam ve amacına uygun olarak Hz. Muhammed aleyhisselamın kalbine açık ve anlaşılır bir Arapça ile insanlığa iletilmek üzere indirilen, önceki vahiylerde yer alan ezeli hakikatleri bünyesinde taşıyan ve onları tasdik eden, insanlığa yol gösteren ve iyiyi kötüden ayıran ilâhi kelâmdır.

Kur’an’ın kendi tarifinde, vahyin Arap diliyle indirilişi doğrudan Kur’an’ın bir sıfatı olarak yer alır (Kur’ânen ‘arabiyyen). Kur’an’ın Arapça oluşunun vurgulanması, zımnen “anlaşılabilsin diye beşer türünün konuştuğu dillerden bir dille indirildi” vurgusunu taşır. Fakat bu zımni vurgu Arapça’nın vahyin sıfatı olduğu gerçeğini değiştirmez. Arapça’nın Kur’an vahyinin sıfatı olması demek, son tahlilde Kur’an’ın bir dili olduğunu söylemektir. Zira her peygamber kendi kavminin diliyle gönderilmiştir (14:4). Bunun da gerekçesi mesajın anlaşılmasıdır.

Kur’an vahyinin Arapça ile gönderilmesi vahyin mesajının evrensel olmasına mani değildir. Zira mâna ruh, lisan o ruhun üflendiği beden gibidir. Nasıl ki beden ruhun aracı ise, dil de mânanın aracıdır. Kur’an’daki hakikatlerin önceki kitaplarda da beyan edildiği söylenmiştir (26:196; 87:1819). Önceki kitaplar ise farklı dillerde indirilmişti. Kur’an’ın nazmı mânasındadır ve mâna bir dilin lafızlarına hasredilemez. Hele bu mâna zamanlar ve zeminler üstü vahyin mânasıysa, bu daha bir böyledir. İlâhî kelâm kelimelerin kalbine inmiş, Arapça lafızlar yüce mânaları taşıyan birer kab olmuştur. Mânalar kabın şeklini almış, kab mânaların boyasıyla boyanıp haliyle hemhal olmuştur. Lafız ve mâna et ve tırnak gibi birbirine kaynamıştır. Bilincin mânaya değebilmesi için önce lafza değmesi gerekir. Yani kabın içindekine ulaşmanın yolu kaba ulaşmaktan geçer.

MEAL
İşte sözün tam burasında tercüme faaliyetinin o kadim problemleri önümüze çıkmaktadır.

Soru(n) şudur: Bir dilin içindeki mânaları bir başka dile aktarmak, bir kabın içindekini bir başka kaba boşaltmaya benzer miş

Mânayı “çorba” lafzı “kazan” olarak gören biri, bu suale kolayca “evet” cevabı verebilir. Böyle biri kendisini de kepçe sanacaktır. Fakat ne mâna “çorba”dır, ne de lafız “kazan”. Dolayısıyla mütercim de kepçe değildir. Mütercim, kaynak dildeki mâna ruhunun lafız bedenine inzal ediliş maksadını asla gözden ırak tutmadan, o ruhun o bedendeki tüm hissetme, akletme, bilme, görme, işitme, söyleme, etme ve eylemelerini gözlemleyip bu gözlemlerini olabildiğince aslına sadık kalarak hedef dile aktaran kimsedir. Bu gerçekler ışığında tercüme faaliyeti fotoğraf çekmeye ve resim yapmaya benzemez.

Artık mütearife haline gelmiştir: Hiçbir tercüme aslının yerine geçemez. İstisnaları mümkün olsa da, bu hüküm bir hakikati ifade eder. Başta dilin doğası bunu dayatır. Zira dil durağan ve sentetik bir faaliyet değil canlı ve insani bir organizmadır. Eğer kaynak dil Arapça gibi kıdem açısından köklü, belagat açısından zengin bir dilse çeviri daha bir zorlaşır. Buna bir de çevrilen metnin/hitabın Kur’an gibi başı gökte ayakları yerde ilâhi bir kelâm oluşu eklenince, kaynak dildeki mânayı hedef dile taşımak daha bir zorlaşacaktır. Bu durumda yorum alanı daha da genişleyecektir. Yorum alanı genişledikçe, sorumluluk da bir o kadar büyüyecektir. Zira bir sözü Kur’an’a nisbet etmek, o sözü Allah’a nisbet etmek demektir ki, bu ağır bir sorumluluktur.

İşte “meal” isimlendirmesi tam da bu ihtiyaçtan doğmuştur. Kur’an tercümesi için “meal” terimini ilk defa Üstad Elmalılı (ö. 1942), Mehmet Akif’i (ö. 1936) tercümeye ikna sadedinde kullanır. Ve bu kullanım resmi ve gayrı resmi mahfillerde kabul görür. Meal, tercümenin aslının yerini tutmayacağını güzel izah eden bir isimlendirmedir. Bu yüzden Türkçe Kur’an olmaz, ama Kur’an’ın Türkçe meali olur.

şu halde hiçbir Kur’an çevirisi, metni nihai anlamda tamamıyla kuşattığı iddiası taşıyamaz. Bu iddia çeviriyi metnin yerine geçirmek olur. Böyle bir iddianın ikisi de birbirinden vahim olan iki sonucu vardır: Birincisi yorumu mutlaklaştırmak, ikincisi metnin tükendiğini iddia etmek. Oysa ki, hiçbir yorum mutlaklaştırılamaz. Mutlaklaştırılan yorum metnin makamına göz dikmiş demektir. Bu ise Kur’an’a karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Bu yüzdendir ki, Kur’an üzerine yapılmış ve yapılacak olan hiçbir çalışma için “Bu son noktadır, bundan ötesi yapılamaz” denilemez. Bu metnin tükendiğini ilan etmek demektir. şu bir hakikattir ki, dünyanın tüm ağaçları kalem, tüm denizleri de mürekkep olsa Allah’ın vahyinin anlamı tüketilemez. Tükenen metnin yeri hayat değil müzelerdir. Günümüzde ise Kur’an, göz kamaştırıcı gücünü, hem ifşa ettiği anlamlar hem de dönüştürdüğü insanlar üzerinden göstermeye devam etmektedir.

MEALDE TAKİP EDİLEN USUL
Anlam Açısından

Eskiler “usulsüzlük vusulsüzlüktür” derler. Yani, bir yöntemi olmayan amacına ulaşamaz. Klasik İslâmi disiplinlerde tüm anlama ve yorumlama faaliyetleri bir usul dahilinde gerçekleşmiştir. Bu, tüm İslâmi disiplinlerde tek bir usulün kullanıldığı anlamına gelmez. Mesela, kelâmcılarla fıkıhçılar arasındaki “delalet” ihtilafı buna örnek verilebilir.

“Delalet bahsi”, İslâmi ilimlerdeki anlama ve yorumlama faaliyetinin belkemiğini teşkil eder. Fıkıh usulcülerine göre lafzın hükme delaleti dört yolla olur: 1) Kipi ve söz dizimiyle lafızdan ilk anlaşılan şeye “ibarenin delaleti” denir. 2) Lafzın kastedilenin dışındaki bir anlama yorulmasına “işaretin delaleti” denir. 3) Lafzın ifade ettiği hükmün, gerekçe ortaklığı nedeniyle başka bir konuda kendini ifşa etmesine “delaletin delaleti” denir. 4) lafzın söylenmeyen bir anlama gelmesine de “iktizanın delaleti” denir. Lafızlar, ifade ettikleri mâna bakımından: özel, genel, müşterek ve mübhem; mânaya medlulü ve delaletin dereceleri bakımından: kapalı, müşkil, açık, nass, müfesser, muevvel; kullanım bakımından: mecaz, hakikat, sarih ve kinaye diye kısımlara ayrılmıştır.

Lafzın bizi götürdüğü şey mâna, mânanın ifade ettiği şey hakikat, hakikatın dayandığı şey hikmet, hükmü belirleyen vasıf illettir. Hikmet ve illet tek boyutlu bir nedensellik değildir. Bütün bu süreçle elde edilmesi umulana “maksat” denir. Esasen anlamanın hikmetine ancak maksadı gerçekleştirerek erilmiş olur.

Bir metnin anlaşılmasında üç yöntem olabilir: 1) Yazar merkezli anlama: Kur’an bağlamında bu Allah’ın muradı, yaratılışın maksadı, kainat, insan ve olaylara dair ilâhî yasaları anlama faaliyetidir. 2) Metin merkezli anlama: Dil, dilanlam, dilin menşei, metnin iç bütünlüğü, metnin amacı, metnin bağlamı açılarından anlamadır. 3) Okur merkezli anlama: Metnin aktardığı olayın ilk kahramanları, vahyin ilk muhatapları ve halihazır muhataplar açısından anlamadır.

Gerek klasik delalet bahsi gerek buna ilave edilebilecek anlama teorilerinin tümü araçtır. Hepsinin maksadı doğru anlamayı temin etmektir. Teoriyi mutlaklaştırmak aracı amaçlaştırmak anlamına gelir. Mealimizi hazırlarken hem klasik anlama faaliyetini, hem de bunun pratiği olan tefsir geleneğimizi hep gözönünde bulundurduk. Ulaştığımız farklı mânaların lafızdaki, ibaredeki, Kur’an’ın bütünündeki, nebevi uygulamadaki ve tefsir geleneğimizdeki dayanağını göstermeye çalıştık. şu bir gerçek ki, tefsir birikimimiz gözardı edilerek meal hazırlanamaz. Anlam kaybını en aza indirmenin yolu notlandırmaktır. Elinizdeki mealin 6 bin civarında not içermesinin sebebi de budur. Böyle bir çalışma muazzam tefsir edebiyatımız göz ardı edilerek asla başarıya ulaşamazdı.

Bu bir “gerekçeli meal”dir. Bu mealin “gerekçeli” sıfatının hakkını ne kadar verebildiği ayrı bir mevzudur. Fakat biz, hem Kur’an’ın hem de Kur’an okurunun hakkını gözetme kaygısıyla bu yola başvurduk. Bununla kaynak dilin imkanlarının yolda zayi edilmeden mümkün mertebe hedef dile aktarılması amaçlanmıştır. Zira metin önümüze birden çok anlam sunmaktadır. Bunun iştikak, lafız, ibâre, metin, mâna, maksat, sarf, nahif, belagat, zamirlerin mercileri, kıraat farklılıkları gibi birçok gerekçesi vardır. İşte böylesi durumlarda, bu anlamlardan birini tercih edip diğerlerini yok saymak bize hiç de hakkaniyetli görünmedi. Bu okura haksızlıktı. Meal okurunu alternatif anlamların tümüyle başbaşa bırakmak ise olacak şey değildi. Bu hem mümkün değil, hem de “vuzuha kavuşturmak” yerine “vuzuha karıştırmak” ile sonuçlanması kaçınılmazdı. En doğrusu tercih edilen anlamı ana meale taşımak, tercih edilmeyen anlamları ise aşağıya not olarak düşmekti. Bunun bir de şartı vardı: Tercih edilenin niçin tercihe şayan olduğunun, tercih edilmeyenin de niçin tercih edilmediğinin gerekçelerini göstermek. Zira ola ki, mütercimin tercih etmediği mânada bir çok sırlar gizli olabilir. O sırlara o alanda mütehassıs biri mütercimden daha iyi ulaşabilir. Kaldı ki, mütercimin tercihi isabetsiz olabileceği gibi, ihmal edilen mâna zaman içinde önem de kazanabilir.

Bunun çok zor bir iş olduğu erbabının malumudur. Zaten bu alanda yüzde yüz bir başarıdan söz etmek de mümkün değildir. Kaldı ki, yukarıda saydığımız ve sayamadığımız bir çok gerekçeye dayalı alternatif anlamların tümünü mealin notlarına taşımak doğru da değildir. Alternatif anlam olarak nota taşınanlar; ya tercih edilen anlama eşdeğerdedir, ya da ona nisbetle daha zayıftır. Birinci durumda onun ihmali caiz değildir. Bu tıpkı anlamı farklılaştıran makbul ve meşhur kıraat gibidir (her kıraat farklılığı anlam farklılığı içermez). Böylesi bir alternatif anlamı görmemekle metni görmemek arasında fark yoktur. İkinci durum ise genellikle klasik tefsirin tercihlerinden oluşur. Nota taşıma ihtiyacı bu tercihin niçin isabetli olmadığını beyan amaçlıdır.

Bu yöntemi dayatan hususlardan biri de, vahyin “zengin anlamlılığı” bir imkan ve üslup olarak kullandığı kanaatini taşımamızdır. Bu “çok anlamlılık” ile karıştırılmaması gereken bir şeydir. Buna en güzel örnek Bakara 177. âyetteki üçüncü tekil zamirin iki yüklemi de (mal ve Allah) görecek şekilde yerleştirilmesidir. Yine bir çok yerde gelen yeşâ’ fiilleri iki özneyi de görecek şekilde yerleştirilmiştir. Ayrıca unsurları iki tarafı görecek şekilde yerleştirilmiş böyle bir çok ibâre bulunmaktadır (2:283; 6:51; 100:7; 8:19; 11:28; 9:99). Bunları teke indirip birini yok saymak yerine ya her iki anlamı da çeviriye yansıttık, ya da birini notta gösterdik.

Kur’an başı gökte ayakları yerde olan ilâhî bir hitaptır. Gökte olan başı mâna ve maksadı, yerde olan ayakları lafız ve bağlamı ifade eder. Başının ne dediğini öğrenmek için, ayaklarının nerede durduğunu bilmek şarttır. Mealimizde lafızmânamaksat üçlüsünün birlikteliği esas alınmış, âyetin ayaklarının bastığı “nüzûl ortamı” hep gözetilmiştir. Lafız ve mâna, maksat hakemine sunulmuştur. Maksat hakemi hüküm verirken, lafız ve mâna şahitlerine dayanmıştır.

Bu mealin iddiası, kaynak dildeki mânayı hedef dile mümkün olduğunca yol kazasına uğratmadan taşımaktır. Mânalar kaynağından hedefine doğru taşınırken yol kazasına uğrayabilirler. Bu kaza bazen anlam genişlemesi, bazen anlam daralması şeklinde gerçekleşir. Her iki halde de sonuç anlam kaymasıdır. Liyetefekkahû’yu “fıkıh tahsil etsinler”, sallû aleyh’i “salevat okuyunuz”, feveylun li’lmusallin’i “namaz kılanlara yazıklar olsun”, makâmen mahmûden’i “Mahmud’un makamı”, minledunnâ ‘ilmen’i “katımızdan bir ilmi ledün” şeklinde çevirmek okuru anlam kazasına kurban etmektir. Mealimizde islâm, muslim, kufr, kâfir, şirk, muşrik, kitab, takva, nefs, ruh, zikr, ğayb, cihadvb. gibi terimlerin (ıstılahlar) kullanıldıkları asli mânaları tesbit etmeye çalıştık. Terimlerin zaman içinde kazandıkları ıstılahi anlamlardan mümkün olduğunca uzak durduk. Vahyin ilk nüzûl ortamında bu terimlerle ne murad ediliyorsa onu esas almaya gayret ettik. Bu arada sâlih amel, salât, zekâtgibi 23 yıllık nüzûl sürecinin tümünde aynı vurguyla kullanılmayan kavramlarda zaman içindeki vurgu değişikliklerini mümkün olduğunca çeviride göstermeye çalıştık.

Mealimiz lafızmânamaksat esaslıdır. Nasıl ki mâna lafza, maksat mânaya aykırı olmaması lazımsa, lafız mânaya, mâna maksada perde olmamalıdır. Daha açarsak lafız meale, meal mânaya, mâna mefhuma, mefhum maksada, maksat hakikate perde olmamalıdır. Dili gözardı ederek mânaya ulaşılamaz. Mânanın hangi kap içinde geldiği asla gözardı edilemez. İhtiyaç halinde Hz. Peygamber bu yöntemi bariz bir biçimde kullanmıştır (Msl: 9:108). Hakeza, Hz. Aişe lugavi tefsir yapmıştır (Bkz: 2:158). Biz de lafza aykırı mânaya iltifat etmedik. Dilin desteklemediği yoruma, Kur’an’ın desteklemediği rivayete itibar etmedik. Bir tek harfin dahi hakkı olduğuna inandık. Onun hakkını gerek mâna gerek işlev olarak vermeye çalıştık.

Yine takip ettiğimiz usul gereği, Kur’an’da Hatib’ten kaynaklanan mutlak müteşabih yoktur, müteşabih olanlar hitaptan ve muhataptan kaynaklananlardır düsturunu ilke edindik. Zira ağzını açan anlaşılmayı ister ve kimse anlaşılmamak için konuşmaz. Hele Allah hiç konuşmaz. Bazı sûrelerin başında gelen mukattaat harflerini de bu kuraldan istisna tutmadık. Ayrı bir tefsir çalışmamız olduğu için bu çalışma bilinen mânada bir tefsir olarak hazırlanmadı. Fakat meali anlamak için bazı yerlerde tefsire girmek kaçınılmaz oldu. Kur’an yalnızca tefsir edilen (müfesser) bir metin değil, aynı zamanda tefsir eden (müfessir) bir hitaptır (Bkz: 10:37). Bu Kur’an’ın özne oluşuyla alâkalıdır. Kur’an kendisine kerîm, mecîd, azîzgibi sıfatlar alır. Bunların tümü de mübalağalı özne kipidir. Bu Kur’an’ın tefsirin de öznesi olduğu anlamına gelir. Kur’an’ın müfessir oluşunu müfesser oluşunun önünde tuttuk. “Bu âyeti nasıl tefsir edebilirizş” demezden önce “Bu âyet hangi hakikati tefsir ediyorş” diye sorduk. Zannedilir ki, Kur’an’a bir hitabmetin olması dolayısıyla anlam idhali kolaydır. Ona zorla bir şey söyletmek mümkündür, kendisine mâna yüklemeye ve önyargılara maruz bırakmaya ses çıkarmaz. Bu kısmen yaygın bir kanaattir, fakat doğru değildir. Kur’an tıpkı canlı bir bünye gibi kendisinden olmayanı ve bünyesine uymayanı kabul etmemektedir. Meal olarak, tefsir olarak, tevil olarak, dil, fıkıh ve kelâm yoluyla bir biçimde zorlayarak dahil edilse bile, zaman içinde bünyesine uymayan o şeyi bir biçimde kendisine inşâ olmak için teslim olan selim akıl sahiplerine “Bu benden değil” diye ifşa etmektedir. Tefsir tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Zira Kur’an’ın mucizevi bir kendini koruma sistemi vardır. Bu sistem bazen parçada çoğu zaman bütünde kendini göstermektedir. Bu öyle bir sistemdir ki, sistemi oluşturan her birim bir hologram gibi hem bütünün hem parçanın özelliklerini taşımaktadır. Tıpkı bedenin yapıtaşı hücreler gibi, Kur’an’ın parçaları da ait olduğu bütünün kimliğini taşır. Her kategori hem kendi arasında, hem diğer kategorilerle paralel ve çapraz anlam bağlantılarına sahiptir. Bu bağlar bazen lafza, bazen mânaya, bazen maksada, bazen de her ikisine veya üçüne ait olabilmektedir. Ve bazen de bunların dışında derin ve yoğun tedebbürle ulaşılabilecek yerde durmaktadır. Bu konuda şatıbi’nin fıkhi hüküm çıkarma konusunda söylediği şu tesbit, Kur’an’ı doğru anlama konusunda da aynen geçerlidir: “Nasıl ki el, ayak, baş ve dil gibi organların insana has işlevleri birbirinden kopuk olarak yerine getirmesi mümkün değilse ve bütün bu organlarla birlikte insana insan deniliyorsa, aynı şekilde din de parçalar halinde değerlendirildiğinde kendine ait işlevi icra edemez. Dolayısıyla şer’î bir hüküm çıkarılmak istendiğinde bu hükmün tek tek delillerden değil, dinin bütününden çıkarılması gerekmektedir.” (elİ’tisam, Riyadt.y. I, 245). şatıbî’nin parçacı yaklaşıma getirdiği eleştirinin benzerini Gazzali de lafızcılığa getirir: “bir çok yanlış anlama, mânanın sözcüklerde aranmasından kaynaklanmaktadır. Oysa önemli olan öncelikle mânayı tesbit etmektir. (elİktisad, 15).

Eminim ki Kur’an bizim anlama çabamız sırasında vardığımız sonuçların kendi bünyesine uyup uymadığını o mucizevi yöntemiyle test edecek ve bünyesine uymayanları kabul etmeyecektir. Biz Kur’an’a zorla anlam yüklemenin ona ıstırap vereceğine inanıyoruz. Bunu bile bile yapmadık. Bilmeden yaptıksa, tek tesellimiz özne olan Kur’an’ın kendi yöntemiyle onları da ayıklayacak olmasıdır.

Hemen ifade edelim ki, Kur’an’ın debisini Allah’tan başka kimsenin bilmediği bir mâna rezervi vardır. Bu rezervden yararlanmanın ilk şartı “Niçin Kur’an okuyorsunş” sorusuna doğru cevap vermektir. Bu cevabın “Anlamak içinş” şeklinde olması yeterli değildir. Zira bu ara bir cevaptır. Bu cevap bir soruyu daha celbeder: “Niçin anlamakş” Bu sorunun onlarca belki yüzlerce muhtemel cevabı vardır. Bunlar içerisinde Kur’an’ın en beğendiği cevap eminiz ki, “Yaşamak için anlamak” olacaktır. Zira Allah ve Rasulü’nün vahye daveti bir diriliş ve hayat çağrısıdır (8:24).

İlâhi kelâmın mânalarına ulaşmayı kolaylaştırmak için baştan sona açıklayıcı notlar koyduk. Âyetlerin ne dediği zaten mealde yer alıyordu. Biz ne demek istediğini “zımnen” yaptığımız açıklamalarda verdik. Bunu en kısa, özlü ve vurucu cümlelerle yapmaya çalıştık. Vahyin imbiğinden damıtılarak elde edilen bu özlü sözler birer “klişe” değildir. Eğer öyle görünüyorsa, bu bizim kusurumuzdur. Demek ki söz yüreğimizden çıkmamış ki, yüreklere girmiyor. Bilirizi ve inanırız ki söyleyenin yüreğinden çıkan öz dinleyenin yüreğine girer. Tersi ise kulak kepçesinde kalır. Bu özlü sözler bazı okura sık gelebilir. Oysa ki özlü sözlerin sıklığı, o sözlerin imbiğinden damıtıldığı konu ve âyetlerin sıklığıyla orantılıdır. Eğer o konu tekrar gelmişse, elbet o konudaki özlü tesbit de tekrar gelecektir.

Dil Açısından
Çeviri her şeyden önce bir dil faaliyetidir. Dil çevirinin hem sermayesi hem hasılatıdır. Kaynak dil Arapça gibi söz varlığı ve anlam katmanları çok zengin bir dil, kaynak metin Kur’an gibi mucizei bâkî olan veciz bir hitab ise, çevirmenin dilde ‘referans çevresine’ ihtiyacı vardır. Dilde tercih ve takip ettiğimiz referans çevresi, aynı zamanda mealimizin usulünün de belirleyicisidir.

Kendimizi dili sentetik ve mühendislik ürünü bir şey gibi algılayıp “kıyasidir” diyen eski Basra dil okuluna karşı, dili doğal, canlı, aktif ve aktüel bir organizma olarak görüp “semaidir” diyen Kufe dil okulunun yanında hissettik. Bu yüzden lafızların sonradan oluşmuş şer’î ve fıkhi karşılıklarını değil, lugat anlamlarını tercih ettik. Bu tercihimize rağmen Kufe okuluna mensup Ferrâ’dan (ö. 207/822) istifade ettiğimiz kadar, yeni Basra okuluna mensup Ebu Ubeyde Ma’mer b. elMüsenna’dan (ö. 209/824) istifade etmekten de geri durmadık.

Mealimizde, ‘dilde benzer veya yakın anlamlılar olsa da mutlak mânada eşanlamlı iki kelime yoktur’ kuralını benimsedik. ‘Kelimenin farklılığı anlamın da farklılığını getirir’ ilkesine uygun hareket ettik (Msl: 68:10; 55:10; 19:13; 41:9; 2:170, 191; 4:85 ve ilgili notlar). Bu tercihimizle eşanlamlığı “tüm edatlar birbirinin yerine kullanılır” diyecek kadar savunan elElfazu’lMuteradifeyazarı Ebu’lHasen Ali erRummanî (ö. 384 h.) çizgisinin değil, “mutlak mânada eşanlamlı yoktur” diyen Furûksahibi Ebu Hilal elAskerî (ö. 400 h.) çizgisinin yanında yer aldık. Bu nedenle halfile kasem, elfeynaile vecedna, Mukîtile Hasîb, hanânenile rahmeten, seyyiat ile zunûb, ecdâs ile kubûr, suva’ ile sikâye, şekkraybmirye, i‘radtevellizerhum, ğadabla‘netsuht gibi yakın anlamlılara eşanlamlı muamelesi etmedik ve aralarındaki farkı vurgulamaya çaba gösterdik.

Edatlar konusunda da aynı usulü izledik. Büyük mânaların bu küçük kahramanları gözden kaçmasın diye çok ter döktük. “Harfi cerler birbirinin yerine geçibilir” (MuğniII, 163) diyerek sadece bâ’ya 14 farklı mâna (“vurgu” değil) takdir eden İbn Hişam’a karşı, “o zaman harfler hakiki mânalarını kaybeder” (s. 24) diyen Furuksahibinin ve “bâ’nın asli mânası ilsaktır” diyen Sibeveyh’in görüşüne yakın durduk (Msl: 107:5; 90:17; 9:45). Ama harflerin çok anlamlı olabileceği gerçeğini de gözardı etmedik.

Kur’an çevirilerinde ihmal edilen veya üstünkörü geçilen hususlardan biri de deyimler ve deyimsel tabirler meselesidir. Bunları yapı çözümüne tabi tutarak ‘çevirmeye’ kalkmak deyimi zayi etmek demekti. Öyle yapmadık. Kaynak dildeki deyimin hedef dildeki en yakın karşılığını bulup yerine koymaya çalıştık. Mesela raybe’lmenûn’a “feleğin sillesini yemek” dedik, sukıtû fî eydîhim’e “elleri kolları dökülünce” dedik, saniye ıtfihi’ye “gerdan kırmak” dedik. Tabii ki, hepsine hedef dilde bir karşılık bulamadık. Mesela kâbe kavseyniev ednâ buna bir örnek.

Takip ettiğimiz usule göre Kur’an’da ziyade edat bulunmamaktadır. Ziyade denilen her edat, Kur’an’ın edebi üslubu gereği mutlaka bir beyani özellik ve güzellik taşımakta, mutlaka mânaya özgün ve asli bir katkıda bulunmaktadır. Bunun en tipik örneği nefyin haberi olarak gelen ba’dır. (Msl: 68:2; 49:4; 59:14; 2:184; 12:85; 4:176).

Mealimizde vardığımız özgün sonuçları, istikrai bir okuma ile teyit etmeye özen gösterdik. Hidayet ve dalaletle ilgili olarak kullanılan yeşâ’fiillerinin çift özneyi görecek şekilde çevrilmesi, “kalplerinde hastalık olanlar”ın “ikiyüzlülerden” ayrı bir sınıf teşkil ettiği, na‘îmkalıbının kelimenin diğer kalıplarından farklı olarak sırf “âhiret nimeti” için kullanıldığı, irade’nin kullanıldığı 140 yerde de fiil olarak geldiği, lâ uksimu’nun kullanıldığı her yerde Allah’a isnat edildiği, şerh’in kullanıldığı tüm âyetlerin Mekkî olduğu gibi sonuçlar buna örnektir (Msl: 102: 6, 8; 12:20; 13:27).

Yine mealde benimsediğimiz bir ilke de şudur: Belagat kurallarına göre bir kelime birden çok mânada kullanılabilir, fakat istisnai durumlar dışında, bir makamda birden çok mânaya geçit vermez. Çift tarafı gören “zengin anlamlı” ibareler bu kısma girmez. Bu kural gereği lafzın kullanıldığı makamda ne mânaya geldiğini tesbite çalıştık, ulaştığımız son noktayı meale yazdık. Bu konuda olanca gayretimize rağmen her yerde aynı başarıyı yakaladığımız söylenemez. Bazı durumlarda mânaya ulaşmakta başarısız kaldığımı itiraf ediyorum. Benim kusurumdur, boyum yetişmedi. Farklı makamlarda faklı mânalara gelen salat, zekât, fitne gibi terimleri mealin bütününde standart anlama indirgeme yanlışından mümkün olduğunca uzak durduk. Kavramları tek tipleştirme konusunda özel bir gayret sergilemedik. Muhtemel anlamlardan bağlamla en uyumlu olanını tercih ettik. Kitâb’a yeri geldi “ilahi mesaj” veya “ilâhi kelâm”, yeri geldi “vahiy” veya “kitab” dedik. Mu’minîn’e sırasında “inananlar”, sırasında “güvenenler” dedik. Kâfirîn’e bir makamda “inkâr edenler” veya “küfredenler” dedikse, başka bir makamda “nankörler” dedik. Bunda bir kusur görmedik. Zira Kur’an, Farklı zaman ve mekanlarda farklı bağlamlarda 23 yıla yayılarak indi. Aynı kavram farklı yerlerde farklı vurgular taşıyabileceği gibi, bu süreçte anlam farklılaşmalarına da uğradı. Böyle bir hitap için çeviride standartlaştırma ve tektipleştirmeye gitmek, belki estetik açıdan göze ve kulağa hoş gelirdi, ama vakıaya mutabık düşmezdi. Fakat meselâ, mu’minînile ellezîne âmenû, kâfirînile ellezîne keferûarasındaki farkı hep gözetmeye gayret ettik. Bir de inkârı savunan nazlım kâfirler için “ısrar edenler”i, Enfal’de olduğu gibi inkâr için saldıran kavgacı kâfirler için “direnenler”i tercih ettik. Ellezine âmenûile mu’minînarasındaki farkı hep gözettik. Fakat birincisinin ellezine keferû ile karşıtlık oluşturduğu bağlamlarda genel çevirimiz olan “iman edenler” karşılığını değil “imanda sebat edenler” karşılığını tercih ettik. Zira bu bağlamlarda “küfürde ısrar edenlerin” mukabili vurgusunu taşıyordu. Hiç kuşku yok ki Kur’an yaşanan bir hayatın içine ‘yaşatan’ bir hayat olarak indi. Bu yüzdendir ki Kur’an’ın dili hayat kadar canlı ve reklidir, durağan ve standart değil. Bir çevirinin en başta gözetmek zorunda olduğu şey Kur’an’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Bu, çeviriyi bilgisayardan dökülmüş gibi şablonlara ve kalıplara mahkum etmemeyi gerektirir.

Çeviri Açısından

Her lisan bir ‘dünya’dır. Bu durumda tercüme iki dünya arasında mekik dokumaktır. Esas itibarıyla tercüme kaynak dil ile hedef dil arasında “lafza ilişkin” bir dönüştürme/çevirme işlemi değil “mânaya ilişkin” bir taşıma işlemidir. “Tercüme” ifadesi tam da dediğimize karşılık gelirken, “çeviri” lafza ilişkin bir dönüştürme işlemini ifade eder görünmektedir. İbn Abbas’a “Kur’an’ın Tercümanı” unvanının verilmesi de Kur’an’ı başka bir dile tercüme ettiği için değil, “vahyin anlamını kaynağından alıp hedefine anlaşılır bir dille taşıdığı içindir.

Çeviri anlamla ilgiliyse, çevirmenin ilk görevi çevirdiği metni anlamak olmalıdır. Aksi durumda kaynak metin hedef dile “çevrilmiş” fakat “tercüme edilmemiş” olur. Bu çevirme ise tağyirden tebdile, tahvilden tahrife kadar uzanabilir, Allah göstermesin. Kaynak dildeki mânayı kaynağında olduğu gibi kavrayıp, mümkünse kayıpsız, mümkün değilse en az kayıpla hedef dile taşımak çevirmenin asli sorumluluğudur.

Bu sorumluluğu yerine getirmenin bilinen iki tür yöntemi vardır: Biri serbest veya yaklaşık çeviri, ikincisi harfi çeviri. Birinci yöntem anlamı hedef kitlenin diline taşımayı, ikincisi hedef kitleyi anlamın kaynağına taşımayı önceler. Doğrusu bu iki yöntemi kesin hatlarla birbirinden ayırıp ikisini birbirinin karşısına yerleştirmek bir handikaptır. Hem doğru değil hem kullanışlı değildir. Yaklaşık çeviri, “çevirmen”den kaynak metni yeniden üreten “süpermen” çıkarmak anlamına gelmez. Harfi çeviri de, çevirmeni “ara kablosu” yerine koymak değildir. Hele kaynak metin Kur’an gibi ne manzum ne mensur olan, bilinen tüm edebi türlerin dışında ve üstünde bir metinse, burada çeviriyi teorisyenlerin tasniflerine hapsetmek çıkmaz sokaktır. İki yöntemden birini mutlak üstün olarak ilan etmek yanıltıcı olacaktır. Mesela “harfi tercüme asla en uygun tercümedir” denemez. Bu durumda şu soru gündeme gelir: Aslın nesine uygunş Üslubuna mı, lafzına mı, mânasına mı, maksadına mı, musikisine mi, belagatına mış Bütün bu unsurlar arasında belli bir seviyeyi yakalayan tercüme başarılı sayılmayı hak eder.

Bizim çeviri yöntemimiz, iki yöntemin hassas bir karışımıdır. Muhkem âyetlerde lafzi yönteme, müteşabih âyetlerde yaklaşık çeviri yöntemine daha yakın olduk. Metinde lafzi bir karşılığı olmayan açıklamaları parantez içinde verdik. Bir tek harfi karşılıksız bırakmamaya ve metinde olmayan bir tek kelimeyi metindenmiş gibi göstermemeye azami itina gösterdik. Meal yaparken önceliğimiz “Bununla Allah neyi murad etmiştirş” sorusu oldu. Metnin imkanlarını nasıl en az zayiatla modern muhataba taşırız kaygısını, hangi tercüme yöntemi kaygısından öncelikli addettik. Bununla amaçlanan mütercimin vahiyle muhatap arasından çekilebildiği kadar çekilmesi, bu ikisini mümkün olduğunca baş başa, yüz yüze bırakmasıdır. Hz. Peygamberin ifadesiyle “Ola ki aktarılan aktarandan daha derin anlayış sahibi olabilir”. Özetle vahyin tercümesinde aslolan, çeviribilimin tüm imkanlarından sonuna kadar yararlanmanın da ötesinde, onun akıl edemediği imkanları da devreye sokarak vahyin muhatap tarafından daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır.

Çeviriyi yaparken, bazen bilmem kaçıncı kez okuduğum âyetin daha önce fark etmediğim bir mânasını fehmettim. Kimi demler başımdan kaynar sular döküldü. Etlerimin kemiklerimden lime lime ayrıldığı hissine kapıldım. Meğer anlamak insanı ne kadar yorarmış, onu öğrendim. Bazen hitabın ağırlığı altında öleyazdım. Kalbimin bir kuş gibi yerinden fırlayacakmış gibi çırpındığı demler yaşadım. Bazen de âyetler cennet kuşu olup yüreğimin karlı tepelerine kondular, beni yüreklendirip teselli ettiler. Üç gün uyku döşek bilmeden tek bir âyetin mânası üzerine kapanıp “Allah’ım bundan muradın nedirş” diye kıvrandığım oldu. Kur’an’ın ulaşmaya çalışan insanı bitap düşüren yalçın zirveleri vardır. O zirvelerde bulunan mânaya ulaştığımı düşündüğüm müstesna zamanlarda hissettiğim sevinci, ömrümün başka hiçbir anında hissetmedim. Her âyete müvekkel bir meleğin olduğuna inandım. O âyetin hakkını verdiğimde sözkonusu meleklerin gönlüme hediyeler dizdiğini hissettim. İşte bu hisleri yaşayan biri olarak, kaynak metnin muhatapta uyandırdığı etkiyi, çevirinin de muhatapta uyandırmasına gayret ettim. Bununla amaçladığım bir başka şey de, bir kelimeyi daha vahiyle buluşturma arzumdu. Kelimelere hayatta en büyük arzularının ne olduğu sorulsaydı, “vahyin anlamını yüreğimde taşımak” derdi diye düşündüm. Böyle yapmakla bir kelimeyi daha sevindirmek, bir kelimenin daha gönlünü almak istedim.

“Nadir kelimelere nadir karşılık” kuralını severek ve hararetle uygulama arzumun arkasında yatan gerçek sebep, hemen üstte dile getirdiğim cümlelerde yatıyor.

Çeviride eşdeğerlilik, bir tercümeyi “olgun” kılan unsurdur. Biz de mealimizde nadir kelimelere nadir karşılıklar koymaya çalıştık. Hatta kaynak metinle hedef metin bir bilgisayara verilse, o kelimeden ilkinde ne kadar geçiyorsa ikincisinde de o kadar geçmesi gerekirmiş gibi bir hisse kapıldık. Ne kadar başarılı olabildik, bunu değerlendirmek bize düşmez. İşte bu kuralı uyguladığımız şu kelimeler hem Kur’an’da hem mealde tek yerde geçmektedir: mu’avvikîn: caydıranlar (33.18); nahb: and (33:18); ‘utullin: kaba (68:13); zenîm: fırıldak (68:13); deyyâr: mostralık (71:26); mutaffifin: yolsuzluk yapanlar (83:1); kedh: yeldirmek (84:6); ri’ya: görkem (19:74); hananen: sevecenlik (19:13); sena: parıltı (24:43); rîşen: zarafet (7:26); ka‘an safsafen: çırılçıplak, kupkuru bir düzlük (20:106); emşac: katmerli bir karışım (76:2); sâmidûn: kafa tutuyorsunuz (53:61); lazib: konsantre (37:11); şevben: kokteyl (37:68); remzen: sembolik bir dil (3:41); ubsile/tubsile: ipotek edilecek (6:70); erkesehum: terslemek (4:88); salden: cascavlak (2:264)…

Yakın ya da benzer anlamlı kelimelere çeviride de yakın anlamlar bulmaya çalıştık. Mesela suhtla‘netğadab gibi benzer anlamlıları “hışımlanetgazab” ile karşıladık. Yine, şekkraybmirye benzer anlamlılarını ise “şüphekuşkutereddüt” ile karşıladık ve bunu baştan sona tüm çevirinin standardı yapmaya özen gösterdik.

Türkçe’de yer etmiş terimleri, eğer anlam kayması yaşamamış ve galat olarak kullanılmıyorsa, çevirmeyip olduğu gibi bıraktık. Vahiy, hamd, şükür, adâlet, hak, hüküm, küfür, kâfir, veli, rahmet, af, iman, âhiret, dünya, helâl, âyet, hidayet, ticaret, infak, şahit, kalp bunlardan sadece bazılarıdır.

Bazen Aynı forma farklı karşılıklar verdik. Mesela “Ekber” sözcüğü, hem olumlu büyüklüğe hem olumsuz büyüklüğe işaret eden bir sıfattır. Her iki halde de “en büyük, daha büyük” karşılığı sakil kaçmaktadır. Mesela “Allah’ın zikri daha büyüktür” (29:45) âyetinde olumlu kullanılırken Bakara 217, Âli İmran 118 gibi olumsuz kullanımlarda “daha büyük, en büyük” yerine “daha beter” kullanılması daha beliğdir. Bazen de bunun tersini yaptık ve farklı formlara aynı karşılığı vermek zorunda kaldık. Mecbur kalmadıkça bu yola başvurmadığımızı ifade etmeliyim.

Bilinen bir gerçektir ki, Kur’an en azından iki farklı metin türü içerir: Belagat ağırlıklı Mekkî hitab, mâna ağırlıklı Medenî hitap. şu halde Kur’an’ın çevirisi de tek bir yöntemle sınırlandırılamaz.

Estetik ve Belagat Açısından
Sibeveyh (ö. 180/769) elKitab’ında şöyle der: “Nahivcilerin çoğu bir ifadenin gramer açısından irabını düzelteceğim derken, anlamını göz ardı ederler. Halbuki, sözün anlamı irabından çok daha önemlidir.” Nahiv ilminin kurucu eseri olan elKitab’ta “Sözün Güzeli ve Çirkini” gibi belagata ilişkin bölümlere yer verilmesi, Arap dilini tedvin eden üstadlarla sonraki dilciler arasındaki farkın bariz bir göstergesidir.

Uzun bir zamandan beri bir kuşun koparılmış iki kanadı gibi ayrı ayrı duran nahiv ve belagat başlangıçta birdi. Söz kuşu belagatin zirvesine bu iki kanatla uçmuştu. Bu, mâna ile gramerin ayrılmazlığı anlamına geliyordu. Sibeveyh’in yolunu Ferrâ (ö. 207), Müberred (ö. 286), Sa’leb (ö. 291) ve Zeccac (ö. 311) sürdürdü. Dil dahisi Ebu Ali Farisî (ö. 377) bu çizgiyi bir okul haline getirdi. Bu okulu İbn Cinnî (ö. 392) nahivde, İbn Fâris (ö. 395) etimolojide, Abdulkahir Cürcanî (ö. 471ş) belagatta, Râğıb elIsfahanî (ö. 502) Kur’an ıstılahlarında, Zemahşerî (ö. 538) tefsirde zirveye taşıdı.

Mealde, yukarıda saydığımız seleflerimiz gibi mâna ile gramerin, belagatla nahvin birbirinden ayrı değil birbirinin içinde durduğu bir usulü tercih ettik. Eğer ille de tercih söz konusu olacaksa, elbette mâna gramere öncelenmeliydi. Zira vahyi okumaktan maksat muradı ilahiye ulaşmak ve vahiyle inşâ olmaktı.

Kur’an’ın belagat mucizesi, onun hiçbir dil kuralına ya da kurallar manzumesine hapsedilememesidir. Kur’an, kendisini şiir veya nesir olarak niteleyecek olanı doğrulamadığı gibi, onu sadece belli edebi formlara ve kalıplara sağdırmaya çalışanları da mahcup eder. Esasen Kur’an’ın ebedi oluşu edebi oluşundan kaynaklanmaz. Hayatı ta yüreğinden kavrayıp onun kodlarını barındırmasından kaynaklanır. Bu yüzden Kur’an hayat kadar karmaşık, hayat kadar tekdüze, hayat kadar mucizedir.

İnşa ve haber cümleleri arasındaki farkı çeviriye yansıtmak, isim ve fiil cümleleri arasındaki farkı çeviriye yansıtmaktan daha kolay oldu. İnşa ve haber cümlelerini ayırmak için, inşâ cümlelerinin sonuna ünlem işareti (!) koymak işimizi kolaylaştırdı.

Çevirimiz boyunca metne takdiri lafız idhalinden mümkün olduğunca kaçındık. Klasik tefsirin lafız takdir ettiği bir çok yeri takdirsiz olarak ve metindeki yalın haliyle çevirmeye gayret gösterdik. Takdir gerekseydi kelâmın sahibi takdir ederdi diye düşündük. O şekilde gelmesinin mutlaka bir nükte barındırdığına kani olduk (Msl: 20:102; 11:92; 43:60; 2:51, 184; 8:27; 24:53).

Kaynak metnin ses değerlerini, anlamın müsaade ettiği oranda hedef metne taşımaya çalıştık. Kur’an’daki iç musiki ve şiiri fersah fersah aşan şiiriyyeti meale yansıtmanın zorluğu açık. Bu yapılacaksa anlama halel getirmeden yapılmalıdır. Bu ise oldukça zor ve zahmetli bir iştir. Bu zorluk bizi bazen “..olmalıdır” bazen de “..olmalıdırlar” gibi, âyet sonlarındaki ses uyumunu bulmak için anlamı bozmayan tasarruflar yapmaya sevk etti. Bu uğurda Türkçe’nin imkanlarını zorladık. Umarız Kur’an’daki sesi meale taşıma konusundaki emeğimiz meal okurunun kulağından kaçmaz da, yürek damağında farklı bir lezzet bırakır.

Tertip Açısından
Tertip, “sıraya dizme, sıralama” demektir. Tertip deyince iki şey akla gelir: 1) Âyetlerin sıralaması. 2) Sûrelerin sıralaması. İkincisi de yine kendi içinde ikiye ayrılır: Sûrelerin Hz. Peygamber’e iniş tarihlerine göre yapılan “nüzûl tertibi” ve Hz. Osman’ın hilafeti döneminde sahabilerden oluşan cem ve tertip komisyonunun yaptığı “mushaf tertibi”. Ellerde okunan mushaf bu sıralamaya göredir.

Âyetlerin sûre içerisindeki sıralaması Allah Rasulü’nün tasarrufunda gerçekleşmiştir. Bu sûreler Hz. Peygamber tarafından namazlarda ve hutbelerde defalarca okunmuş, orada bulunan çok sayıdaki sahabe de sûreleri Allah Rasulü’nün ağzından okunduğu şekliyle almış, ezberlemiş, okumuş, okutmuş ve kendinden sonraki nesillere aktarmıştır.

Âyetlerin sûre içindeki yeri konusunda yaşanan ihtilaf, vahyin iniş tarihlerine dair ihtilafın bir parçasıdır. Kimi otoriteler tarafından bütünüyle Mekke dönemine ait bir sûrenin bazı pasajlarının Medine’de indiği iddia edildiği gibi, tersi de iddia edilmiştir. Mesela Müzzemmil 10, 11, 20; Kalem 1733 ve 4850; Meryem 58, 71; Furkan 6870, Yasin 45; Kamer 4446; Vakıa 8182; Necm 32; A’râf 163170 vb. gibi bir çok âyetin, sûrenin genelinden ayrı olarak Medine’de indiği iddia edilmiştir. Oysa ki, bu sûrelerin tümü de Mekke’de inmiştir. Yine Bakara 281; Maide 3; Enfal 3036; Tevbe 128129; Muhammed 3 gibi âyetlerin de Mekke’de indiği iddia edilmiştir.

Bu iddiaların doğrusunu yanlışından ayırmak için iddiaların delillerine bakmak şarttır. Bu delillerin çoğu nüzûl sebebi rivayetleridir. Oysa ki, Mekkî veya Medenî bir sûrenin bir veya birkaç pasajını sûrenin iniş zamanının dışına çıkarma gibi ciddi bir iddia, yalnızca sebebi nüzûl rivayetlerine bina edilemez. Zira bu rivayetlerin bir kısmı sorunludur. Kaldı ki “Bu sûre (veya âyet) şunun üzerine inmiştir” türünden rivayetler, her zaman o sûre veya âyetin iniş zamanını göstermez. Sahabenin o olayla o sûre veya âyet arasında bağ kurduğuna, dahası vahyi hayata sürekli nazil olan aktif bir özne olarak gördüğüne delalet eder.

Bütünüyle bir döneme ait bir sûre içersinde yer alan pasajın, anlamayı kesinlikle etkileyecek şekilde bütünden farklı bir döneme nisbet edilmesi ciddi bir iddiadır. İkna edici delillere dayanmak durumundadır. Bu konuda, metnin iç bağlamının desteklemediği rivayetler mesnet olamaz. Zira böylesi bir durum anlama sorununa yol açar. Biz bu tür rivayetleri, tümü de metnin iç bağlamıyla ilgili beş kritere tabi tuttuk: 1) Ses ve fasıla açısından. 2) Dil açısından. 3) İçerik açısından. 4) Üslup açısından. 5) Rivayetin doğruluğu açısından. Bu kriterlerin ayrıntılı bir uygulamasını En‘am sûresinin girişinde yaptık. Bu tür iddialara konu olan diğer sûreleri de aynı kritere tabi tutarak sonucu sûrelerin giriş bölümlerinde verdik.

Nüzûl tertibine gelince…

Tüm sûrelere koyduğumuz girişin ilk pasajını sûrenin ismine, ikinci pasajını iniş zamanına, müteakip pasajlarını ise konusuna ayırdık. Sûrelerin iniş tarihlerini ve sıralarını doğru tesbiti amaçlayan bu pasajlar hayli emek gerektirdi. Bunu yapma nedenimiz, hem sûrenin doğru zamanını tesbit ederek anlaşılmasını kolaylaştırma, hem de bu mealin nüzûl tertipli bir versiyonunu hazırlama niyetini taşımamızdı. Nüzûl tertipli bir meal için önce sûrelerin iniş zamanlarını doğruya en yakın veren bir cetvele ihtiyaç vardı.

Açık yüreklilikle söyleyelim ki, nüzûl tertibi konusunda son sözü söylemek neredeyse imkansızdır. Zira bu konuda sahabeden bize kadar gelen farklı tertipler vardır. Sahabenin ittifak edemediği bir konuda son noktayı koyan bir liste oluşturmak zordur. Amacımız bu konuda doğruya en yakın iniş cetvelini elde edebilmekti. Bunun için sûrelerin üslubu, konusu ve belagatının esas olduğu bir liste hazırlamaya teşebbüs ettik. Bunda Hz. Osman’ın nüzûl tertibini esas aldık. Onun yanına İbn Abbas ve İmam Cafer tertiplerini koyduk. Yine İbn Aşur sayesinde ulaştığımız İbn Abbas’a nisbet edilen Cabir b. Zeyd tertibini de bunlara ilave ettik. Bazı sûreler üslûbu ve konusu itibarıyla ilk tertiplerdeki yerleriyle uyumlu değildi. Böylesi durumlarda o sûrenin doğru zamanını tesbit için özellikle Kur’an’ın içinden delil aradık. Bazı sûrelerin âyetleri başka sûrelerin âyetlerine atıf içeriyordu. Bu iniş sıralamasında kesine yakın bir delildi. Bu konuda hadis ve siyer kaynaklarına da başvurduk. Delil bulduğumuzda tereddüt etmeden “Bu sûrenin iniş zamanı ve yeri şudur” dedik. Bu konuda Fransız şarkiyatçı Réjis Blachère (ö. 1973) ve İranlı mütefekkir Mehdi Bazergan’ın özgün tertiplerinden de istifade ettik.

Bu meyanda pasajlar meselesi de önemliydi. Kur’an Allah Rasulü’ne yazılı bir metin olarak değil sözlü bir hitab olarak indi. Sûrelerin âyetlere taksimi, Fatiha, İhlas, Felak ve Nas gibi bir kısım sûreler için kesin olsa da, bir çok sûre için kesin değildir. Mesela Mümin sûresini MekkeMedine okulları 84, şamKufe okulları 85, Basra okulu 82 âyet saymıştır. İbrahim sûresini Medineliler 54, şamlıları 55, Basralılar 50, Kufeliler 52 âyet saymışlardır. Bu ihtilaf, sûrenin cümlelerinin nereden ve nasıl bölüneceğiyle, daha temelde noktalamayla ilgili bir ihtilaftır. Esasa taalluk etmez. Metin harfine kadar aynı metindir.

Fakat anlamayı önceleyen bir okumada birim tek tek âyetler değil pasajlar olmalıdır. Tabir caizse âyetler tilavet için, pasajlar kıraet içindir. Zira pasajlar mâna öbekleridir. Bu nedenle mealde her âyeti diğerinden bağımsız olarak yerleştirmek, âyetleri mânanın ikmal edilmiş bir birimi saymak anlamına gelir. Bu doğru değildir. Fakat bizce âyetleri birbirine karıştırarak tercüme de daha farklı problemlere yol açacaktır. Zira dünyadaki tüm mushaflar aynıdır ve tüm referanslar âyet rakamları üzerinden verilmektedir. Bu yüzden âyetlerin nerede başlayıp bittiğinin belli olmadığı üçübeşi bir arada çeviri yöntemi mahzurludur. Biz bu mealde Kur’an’ın temel birimi olan âyetleri hiç birbirine karıştırmadık. Fakat mânayı da âyette tamamlanan bir şey olarak görmedik. Bu yüzden mânanın gerektirdiği yerde âyeti müstakil veya gurup halinde art arda sıralayarak pasajlar oluşturduk. Bu pasajların belli olması için de ilk kelimesini büyük harfle başlattık ve önceki pasajla arasını ayırdık. Meal boyunca orijinal metne ait kısımları italik yazdık, onların çevirilerini “tırnak içinde” gösterdik. Tek yazılan tarihlerde hicri takvimi esas aldık. Ezeli ve biricik hakikati kastettiğimiz yerlerde “islâm”ı küçük “i” ile yazdık.

Notların referanslarında üç rakam kullandık. (Mesela 32:7, not 6 gibi) Birincisi sûre, ikincisi âyet numarasıdır. Not’tan sonra gelen numara ise atıf yapılan yerdeki dipnot rakamıdır.

Mealin sonuna bir Dizin ekledik, bu Dizin’in kelime sayımına dayalı, öylesine yapılmış bir söz yığını olmasını istemedik. Bunun için de, meailin ruhuna ve kavramsal dünyasına ulaşmayı mümkin kılan kullanışlı bir Dizin oluşturmaya gayret ettik.

***

Nadir kullandığımız kaynakların basım yer ve tarihlerini kaynakçaya taşımak yerine metnin içinde gösterdik. 8 ünlü hadis kitabının tümü için Mevsuatu’sSunne’yi kaynak gösterdik.

Söz Sonu
Mükemmellik Allah’a mahsustur. Biz kuluz. Kula kulluk yaraşır. Kul olmak, kusuru kabul etmektir. Zira kul kusursuz olmaz. Bazı hata ve kusurlar vardır ki onları sahibi değil başkaları görür. Bazı zuhul, hata ve kusurlar vardır ki, olanca titizlik bile kişiyi onlardan arındırmaya yetmez. Sanki onlar birilerinin katkısını celbetmek için oraya konmuşturlar. O zuhul, kusur ve hatalara muttali olup da katkıda bulunacak olan işin erbabına peşinen teşekkürlerimi arzederim.

Bu mealin hazırlandığı 11 yılda kaç kez pes ettiğimi yakınlarım bilir. Zira bu görevin sorumluluğu görevin kendisinden de ağırdır. Öyle zamanlar oldu ki, bu yük fakirin omuzlarına çok ağır geldi. Fakat her seferinde Allah’ın inayeti ve Kur’an’ın kerameti yardıma yetişti. Rabbim tamamına erdiği günü gösterdi. Ne diyebilirim ki: Allah varlığımı Zatına hamd kılsın.

Bu zorlu ve yorucu çalışmanın oluşmasında emeği geçenlere teşekkür borcum var. Onların başında çalışma ortamımı korumak için hep üzerime titreyen meali yayınlanmadan baştan sona okuyan sevgili eşim var; ortalama 14 saatin altına düşmeyen bir mesai ile kotarılan bu zorlu yıllar boyunca kah “Yeter artık, çıldıracaksın!” diyerek beni masadan kaldıran, kah tefsirler arasındaki uykusuz gecelerime ortak olan eşim. Ve tabi ki çocuklarım. Hepsinden huzurlarınızda helâllik dilerim.

Meal basıma verilmeden önce 20 nüsha çoğaltılarak alanında yetkin isimlere okumaları için tevdi edildi. Bu dostlarımın katkısını minnetle yad etmeliyim. Meali çıkmadan önce tamamen okuyarak katkılarını sunan İbrahim Sarmış, Mehmet Okuyan, M. Emin Yıldırım, İbrahim şahin ve eşi, Münib Engin Noyan, İsmail Güler ve Hasan Hafızoğlu’na; kısmen okuyarak katkılarını sunan Abdülcelil Candan, D. Mehmet Doğan, İsmet Uçma, Fatih Okumuş, Halil Çiçek, Ertuğrul Özalp, Mehmet Doğan, Said Yaz, Yusuf Özkan Özburun ve Adnan İnanç’a; mealin fıkhi notlarını müzakere için mesai ayıran Hayreddin Karaman hocamıza; mealimizin Kur’an metnini gözden geçiren Hafız İsmail Uzun ve eşine kalbi şükranlarımı sunarım.

Başta Sami ve Ferhat beyler olmak üzere mealin basım ve yayımında ellerinden geleni esirgemeyen herkese de teşekkür etmeliyim. ***

Kur’an’a kurban olmayı, cihana sultan olmaya tercih ederim.

Rabbim utandırmasın. O bana yeter, O ne güzel vekildir. Beni maksadıma ulaştıracak olan sadece Allah’tır; yalnızca O’na güvendim ve sadece O’na yöneldim.

Nesilden nesile aktarılırken, zincirini yüz milyonlarca halkanın oluşturduğu

Kur’an’ı nakleden canlı ‘senet’e, âdil bir şahid olarak katılmak en büyük tesellimdir.

İlim farz, şahitlik emanet, hakkı söylemek mesuliyettir.

Rabbim şahid kıl!
Rabbim şahid ol!

1 C.evvel 1429, İstanbul

Ve eğer dünyanın tüm ağaçları kalem olsa denizleri de mürekkep, buna yedi deniz daha eklense, Allah’ın kelimeleri yine de tükenmez: çünkü yalnızca Allah’tır her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden. (31:27)

MEAL ÖNSÖZ” üzerine 15 yorum

  1. Bize Hayat Kitabı Kur’an – Gerekçeli Meal’i tertil üzere okuyup,maksadını anlamayı ve inşallah hayatımızda yaşamaya vesile olacak bu güzel eseri kazandırdığınız için size teşekkür ediyor, Allah’ın ilminizi kat kat arttırarak Kurân ile ilgili yeni eserler kazandırmanızı Allah’tan niyaz ediyorum.Allah sizden razı olsun.

  2. “HAYAT KİTABI” evet evet kelamın önüne konması gereken kardeşlerimizin gerçekten anlamını yitirdiği ve hatırlatılması gereken önemli bir vurgu…
    Başladık okumaya tekrar Allah’ın kullarına ne tenezzül ettiğini yaşamak için. Hayatımızın klavuzuna yep yeni akıcı uslubunuzla kavuştuk. Okuyor ve yaşamaya çalışıyoruz. Bütün emeği geçenlere başta Hocamıza dua ediyoruz. Allah razı olsun.

  3. Sevgili Babam, Ahmet Hocayla tanışmış Çoçukken.(M.İslamoğlu hocamın kıymetli babası) ve Ahmet hoca sadece “Namazını kıl oğlum” demiş o küçücük Çocuğa.M.İslamoğlu hocamla da Babam vesilesiyle tanıştım.Müslümanlara kattıkları o kadar önemli,o kadar elzem ki Allah’ın Sevgili Hocamızı bu yolda kullanması hocamız içinde biz müslümanlar içinde şükretmemiz gereken bir durumdur.Allah Yardımcınız olsun hocam…Allah’ın hikmetinden bizlerinde nasiplenmesi için Dua etmenizi istiyorum sizden Sevgili Hocam…

  4. Tek Yaratıcının (Allah C.C.), yaratılmışa Hz. Muhammet (A.S.) vasıtası ile beyan ettiği, en öncelikli (vazgeçilez) değerimiz olan Kur’an’ı anlayacağımız dilden, gücü nisbetinde bizelere ve tüm insanlığa sunan hocamıza sonsuz teşekkür ederim. Allah ondan razı olsun ve hayırlarını uzun kılsın.

    En mutlu, en güzel, en heycanlı bir alışverişi bize sunarak, beni mutlu ettiği için ayrıcı bir daha teşekkür ederim.

    Tabiki herkesin alması mümkün olmayacaktır, ama çoğunluğun bu değeri evinde bulundurmasını gönülden arzu ederim.

    Var oluşumuzun, hakikatini kıyamete kadar rahmetiyle, noksan sıfatlardan münezzeh oluşuyla bizlere öğreten Rab’bime sonsuz HAMD VE ŞÜKÜR ederim. Rab’bimizin desteği ile iletme ve açıklama görevini başarıyla tamamamlayan hayatıyla Vahyi yaşayan ve bizlere örnek olan Efendimiz Hz.Muhammed A.S.’a salat olsun, Allah adına yapılan tüm işlere rabbim kolaylık versin. Allah razı olsun.

  5. s.a muhterem hocam yapmış olduğunuz çalışmadan ötürü ALLAH sizden razı olsun ve bizleride şahit kılsın

  6. arapçayı az çok bilen herkesin bir meal yazmaya çalıştığı ve anlamların ve kavramların karma karışık olduğu,insanların anlam kargaşası yaşadığı günümüzde sayın hocamızın taşları yerine oturtan ve kuranı nasıl anlamamız konusunda bize rehber teşkil edecek olan bu çalışmasını çok büyük bir sevinçle karşıladım.hocamızı yaptığı çalışmalarında destekliyor yolunun açık, ömrünün uzun olmasını rabbimizden diliyorum.

  7. S.A.Hocam haddime mi yorum yapmak, gayem sadece TEŞEKKÜR etmek…Allah kat kat razı olsun sizden.. Allah başımızdan eksik etmesin..sizinle ruhumuz uyandı…Unutturulmaya çalışan Kuranı kerimi tanıdık… Elhamdülillah..Vesselam.

  8. Kuranin cok iyiligini görmüs hocam. öyle diyor. Bu meal insallah bizim de icimizin yikilmis yerlerini imar etmesi dilegiyle. Rabbimiz, hocamiza calismalarina bereket ve yüregine umut versin insallah. Imaniniz imkaniniz eksilmesin…

  9. essalamu aleyküm Hocam bizim önce Allaha teşekür etmemiz lazım bu büyük nimeti bize sunduğu için size teşekkür etmemiz lazım bunun farkına vardırdığınız için Allah razı olsun kuranı anlayan ve yaşayan kullarından oluruz inşallah

  10. Sayın hocama bu meali hazırladığı için rabbimin rızasına ermesini rabbimden diliyorum
    hocamdan isteğim benim günde yaklaşık 3 saatim yolculukta geçiyor benim gibi binlerce insanın bu şekilde olduğunu düşünüyorum hocamın tüm eser ve cd lerini aldımış bulunuyorum ve istifade ediyorum
    hocamdan ricam yolculukta insanların faydalanması için ceb telefonları için hayat kitabı kuran mealinin ceb telefonlarına uygun olarak windows ve android olarak elektronik
    kitap satış reyonlarında olmasını diliyorum

  11. Nüzül sıranızda 87.sıradaki Naziat Suresi 12.yılda, 88.sıradaki Rum Suresi 8.yılda inmiş olmalı açıklaması var.Yayınevini arayıp sorum;yeni baskılarınızda bir tashih var mı diye.Lakin konu ile ilgili bilgilerinin olmadığını gördüm. Ayrıca bir kaç yıl önce cevaben hocamız Kur’an Kelimeleri sözlüğünü de müjdelemişti,bir gelişme var mı diye merakla bekliyoruz.

  12. Değerli Hocam bende cep telefonundan boş zamanlarımda kuran meali okumaya çalışıyorum. Mealinizin android uygulamasını aradım ancak bulamadım. Cep telefonları için uygun programların yazılması Adnan kardeşim ve bizim gibileri çok mutlu edecektir. Sevgi ve Saygılarımla…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>